09/07/2026 | Yazar: Oğuz Erışık ve Özge Polat

Bir topluluğa yönelik sistematik baskı ve şiddetin yoğunlaştığı bir dönemde, bu kişilerin kimliklerini gizleme ihtiyacı duyabileceklerini hesaba katmayan bir araştırma tasarımı, elde ettiği beyan verilerini güvenilir ve doğrudan bir “yönelim değişimi” göstergesi olarak yorumlayamaz. Dolayısıyla bu çalışma, cinsel yönelim değişimini kanıtlayan bir veri sunmaktan çok uzaktır.

Hakim ideolojiye yaslanarak bilim yapmak: Bir heteronormatif yanlılık örneği Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Bu yazı, 1-4 Temmuz 2026 tarihinde Almanya’nın Hamburg kentinde düzenlenen 27. IACAPAP Dünya Kongresi’nde sunulan “A Longitudinal Analysis of Sexual Orientation Fluidity and Depressive Symptoms in Adolescents During and After the COVID-19 Pandemic” başlıklı bildiri özetini metodolojik, etik, klinik ve politik açılardan eleştirel olarak değerlendirmektedir. Bildiri, COVID-19 pandemisi sırasında depresif bozukluk tanısı almış ve kendilerini eşcinsel ya da biseksüel olarak tanımlamış 32 ergenin dört yıllık klinik izlemine dayanmakta; psikofarmakolojik tedavi ve “aile-temelli müdahaleler” sonrasında depresif belirtilerde anlamlı düzelme görüldüğünü ve katılımcıların %62,5’inin kendini artık heteroseksüel olarak tanımladığını öne sürmektedir. Çalışmayı sorunlu kılan temel noktalar dört başlıkta toplanabilir: depresif belirtilerdeki azalma ile heteroseksüel beyana geçiş arasında örtük bir nedensellik kurulması; cinsel yönelimin klinik bir çıktı gibi temsil edilmesi, böylece onarım terapileri için bilimsel açıdan meşru bir çerçeve kurulmaya çalışılması, aile baskısı, ayrımcılık, damgalanma gibi değişkenler ile Türkiye’de son dört yılda yoğunlaşan LGBTİ+ karşıtı politik ve toplumsal bağlamın analize dahil edilmemesi ve “cinsel yönelim akışkanlığı” kavramının heteronormatif bir iyileşme anlatısı içinde temellük edilmesi.
Bildirideki tartışmalı noktalardan ilki, depresif belirtilerdeki iyileşme ile eşcinsel/biseksüel beyanın azalmasının birbirini yordayan biçimde aynı anlatı içinde yan yana getirilerek aralarında örtük bir nedensellik kurulmasıdır. Bu anlatı, cinsel yönelimi depresif semptomatolojiyle ilişkilendirmekte ve tedavi süreciyle birlikte eşcinsel/biseksüel beyanın “değiştiği” belirtilmekte; böylece bu iki bulgu tek bir iyileşme anlatısının iki boyutuymuş gibi sunulmaktadır. Oysa bu iki değişken arasında herhangi bir nedensel, klinik ya da mekanik bağ kurulamaz. Kullanılan müdahale bileşenleri (farmakoterapi + davranışçı terapi + aile temelli müdahale) majör depresif bozukluk için kanıta dayalı bir protokol olarak ele alınsa dahi cinsel yönelimin bu tedavi çerçevesi içinde hiçbir klinik karşılığı yoktur. Tartışma bölümünün bu iki bulguyu aynı gelişimsel çerçeveye oturtması, tedavinin yönelimi de “normalleştirdiği” izlenimini yaratmaktadır. Cinsel yönelim bir psikopatoloji değildir; dolayısıyla tedavi sürecinin sonunda yönelim beyanındaki değişimin “iyileşme” göstergesi gibi sunulması başlı başına etik ve bilimsel bir sorundur.
Bu çerçeveleme, tarihsel olarak onarım terapisi pratiklerinin dayandığı cinsel yönelimi bir semptom, gelişimsel sapma ya da tedaviyle değiştirilebilir bir durum olduğuna yönelik temel varsayımla aynı düzlemde işlemektedir. Bildiri kendisini açıkça bir Cinsel Yönelimi Değiştirme Çabası (Sexual Orientation Change Effort, SOCE) olarak tanımlamasa da, araştırmanın temel tasarımı ve bulguları ilişkilendirme biçimi onarım terapisi paradigmasının beslendiği zemini yeniden üretmektedir. APA’nın 2009 tarihli raporunda da vurgulandığı üzere, SOCE pratiklerinin cinsel yönelimi tutarlı biçimde değiştirdiğine dair güvenilir bir kanıt bulunmamakta; aksine bu pratikler ciddi zarar riskleriyle ilişkilendirilmektedir. Bu nedenle bildirinin kurduğu anlatı, açık bir dönüştürme müdahalesi iddiasında bulunmasa da, etik dışı bir müdahale mantığını söylemsel yıkama yoluyla daha kabul edilebilir klinik ifadelerle yeniden dolaşıma sokarak onarım terapilerine meşruiyet zemini kazandırma riski taşımaktadır.
Bildirinin örtük çerçevesi yeni değildir. Tolman (2002), kız ergenlerin cinselliğinin Batı toplumlarında ve kurumlarında çoğu zaman meşru bir öznellik alanı olarak tanınmadığını; ya inkâr edildiğini ve tehlike olarak kodlandığını ya da düzeltilmesi gereken bir sapma olarak çerçevelendiğini gösterir. Bildirideki cinsel yönelimdeki beyan değişikliğinin depresif belirtilerdeki düzelmeyle aynı cümle akışı içinde sunulması bu kalıbı yeniden üretmektedir. Oysa katılımcıların bu süreci kendilerinin nasıl tanımladığına, cinselliklerini nasıl deneyimlediğine ya da beyan değişimini nasıl anlamlandırdığına dair herhangi bir öznel ifade bulunmamaktadır. Katılımcılar kendi arzu ve cinsellikleri üzerinde söz sahibi aktif özneler olmaktan çıkarılmakta; cinsel yönelim klinik tablodaki bir değişken olarak temsil edilmektedir. Bu temsil biçimi, cinselliği kişinin kendi deneyim ve anlamlandırma alanı olmaktan çıkarıp tıbbi otoritenin gözetimine, yorumuna ve onayına tabi kılan geleneğin tipik bir ürünüdür.  Çalışmayı metodolojik olarak zayıf kılan önemli bir yan, söz konusu klinik müdahalelerin etkisini değerlendirmek üzere herhangi bir kontrol grubunun oluşturulmamış olmasıdır. Ayrıca cinsiyetler arasında sayısal bir denge gözetilmeden oluşturulan bir örneklemle cinsiyetler arasında bir karşılaştırma yapmak ve sonuçlarını genellemek bilimsel olarak mümkün değildir. Buna rağmen özette cinsel yönelim değişiminin kız ergen katılımcılarda daha fazla olduğu vurgulanmakta; küçük mutlak sayılar yüzdelere çevrilerek etki olduğundan büyük ve genellenebilir bir fenomenmiş gibi sunulmaktadır.

Buna ek olarak, bu alt grubun nasıl oluştuğu ve hangi deneyimleri yoğunlaştırdığı da oldukça tartışmalıdır. Ryan ve arkadaşlarının (2009) gösterdiği gibi, yüksek düzeyde aile reddine maruz kalan kuir gençler, toplumun geneline kıyasla çok daha yüksek depresyon ve intihar girişimi riski taşımaktadır. Bu bağlamda örneklem ailesi ya da çevresi tarafından desteklenmeyen, baskı gören ve aileleri tarafından cinsel yönelimin dönüştürülmesi beklentisiyle klinik sisteme yönlendirilmiş gençleri aşırı temsil ediyor olabilir. Bu nedenle gençlerin zaman içinde kendilerini heteroseksüel olarak yeniden tanımlamasının özerk bir keşif sürecinin sonucu mu, yoksa aile ve toplum baskısına karşı geliştirilen bir uyum stratejisi mi olduğu ortaya konmadan cinsel yönelim değişimine dair güçlü bir sonuca varmak hem metodolojik hem de etik açıdan sorunludur.

Meyer’in (2003) azınlık stresi modeli, queer bireylerdeki depresyon, anksiyete ve madde kullanımı oranlarının cinsel yönelimin kendisinden değil; damgalanma, ayrımcılık, dışlanma ve reddedilmeden kaynaklandığını gösterir. Bu model, Ryan ve arkadaşlarının (2009) 224 queer genç yetişkinle yaptığı çalışmayla desteklenmektedir. Ergenlik döneminde ailesinden yüksek düzeyde reddedilme deneyimleyen gençler, düşük düzeyde reddedilme yaşayanlara kıyasla 8,4 kat daha fazla intihar girişiminde bulunmuş, 5,9 kat daha yüksek depresyon bildirmiştir. Dolayısıyla ergenlerdeki depresyonun asıl belirleyicisi cinsel yönelimlerinin kendisiyle değil, toplumsal onay veya dışlanmayla yakından ilişkilidir. Bildirinin depresyonu yönelimle birlikte “düzelen” bir tablo olarak sunması, bu nedensellik zincirini tersine çevirmekte ve yönelimi patolojinin kaynağı gibi konumlandırmaktadır.

Kadın cinselliğinde gözlenen kimlik akışkanlığı olağan bir gelişimsel süreçtir (Diamond, 2008), bu süreç stresli olduğunda, stresin kaynağı yönelimin kendisinden ziyade kimliği yönetme baskısından kaynaklanmaktadır (Srivastava ve ark., 2023) ve queer ergenlerdeki depresyonun başlıca nedenlerinden biri aile ve çevre reddidir (Meyer, 2003; Ryan ve ark., 2009). Dolayısıyla depresyonun tedavi edilmesiyle cinsel yönelimin de değiştiği anlatısında bilimsel anlamda bir korelasyonun ötesinde herhangi bir nedensellik bağı kurulamaz. Çünkü bildiri özetinde aile reddi, ayrımcılık, damgalanma, dışlanma, akran zorbalığı, içselleştirilmiş homofobi, gizlenme baskısı gibi büyük öneme sahip psikososyal değişkenlerin bu etkileşimi nasıl şekillendirdiği tartışılmamıştır. Buna karşın Srivastava ve arkadaşları (2023) tam tersi bir mekanizma önerir. Kız ergenlerde depresyon ile “kimlik yönetimi stresi” yani kimliğini belirli bir kategori dahilinde tanımlama baskısı arasında karşılıklı bir ilişki bulunmuş. Depresyon sonraki kimlik yönetimi stresini de sonraki depresyonu da yordamıştır. Bu, yönelim akışkanlığının kendisinden ziyade bu sürece eşlik eden stres ve baskının depresyonla ilişkili olduğunu gösterir.

Bildiri özetini en problemli kılan yanlardan biri de, çalışmanın Türkiye’nin son dört yıldaki toplumsal ve siyasal bağlamını bütünüyle dışarıda bırakmasıdır. Söz konusu araştırmanın kapsadığı 4 yıllık süreçte LGBTİ+’lar açısından barınma, istihdam, güvenlik ve kamusal görünürlük alanlarında çok ciddi kırılmalar yaşanmıştır. Pandemi sürecinde birçok LGBTİ+ genç ekonomik kırılganlık ve güvencesizlik nedeniyle aile evlerine dönmek zorunda kalmış; aile baskısı, damgalanma, şiddet tehdidi ve kurumsal güvensizlik daha da ağırlaşmıştır. Aynı dönemde Türkiye’de toplumsal cinsiyet ve LGBTİ+ karşıtı söylem büyük bir ivme kazanmış; LGBTİ+ varoluşlar fıtrat, aile, çocuklar, ahlak, kamu düzeni ve ulusal güvenliğe tehdit olarak çerçevelenerek kriminalize edilmiştir. Böylece aileci ve güvenlikçi söylemler, tüm bir LGBTİ+ özgürlük hareketi ve kadın mücadelesinin yoğun bir baskı altına alınmasının meşru zemini haline getirilmiştir.

LGBTİ+ varoluşa ilişkin hapis cezasını dahi öngören bir yasa tasarısının defalarca kez gündeme geldiği bu koşullar altında ergen katılımcıların dört yıl sonra cinsel yönelimlerine ilişkin beyanlarının değişmiş olması, doğrudan cinsel yönelim değişimi olarak okunamaz. Aile baskısı, damgalanma, cezalandırılma korkusu, klinik ortamda yargılanma riski, araştırmacılara güvensizlik ya da politik iklimin yarattığı tehdit algısı nedeniyle katılımcıların beyanlarını gizlemiş veya bir öz-savunma stratejisiyle yönelimlerini heteroseksüel olarak ifade etmiş olabilecekleri araştırma sonuçlarına dramatik düzeyde etki edebilecek risk faktörleridir. Dolayısıyla bu çalışmanın gösterdiği şey cinsel yönelimin değiştiği değil; baskı koşulları altında cinsel yönelim beyanının değişebileceği olabilir.

Aileci ve güvenlikçi sosyal politikaların LGBTİ+ varoluşların aleyhine güçlendirildiği bir politik iklimde “aile-temelli müdahale” olarak adlandırılan uygulamaların destekleyici mi yoksa baskıyı yeniden üreten bir mekanizma mı olduğu sorgulanmalıdır. Araştırma çerçevesinde: Ailelerle nasıl bir işbirliği kurulmuştur? Ergenlerin cinsellikleri ile ilgili rahatça konuşabilecekleri güvenli ortam oluşturulmuş mudur? Ergenlerin cinsel yönelim beyanlarının gizliliği güvence altına alınmış mıdır? Ergenlere beyanlarının bir araştırma çerçevesinde kullanılacağına dair bir bilgilendirme yapılmış ve onay alınmış mıdır? Katılımcıların ailelerine açılmaları halinde maruz bırakılabilecekleri psiko-sosyal, ekonomik ve fiziksel riskler değerlendirilmiş midir? Araştırmacıların cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ve LGBTİ+ gençlerle etik çalışma konusunda herhangi bir uzmanlığı ya da eğitimi var mıdır? Çalışma insan hakları temelli bir klinik ve araştırma etiğiyle mi yürütülmüştür? Çalışma ailelerin talebi doğrultusunda cinsel yönelimi değiştirmeyi amaçlayan bir anlayışla mı yürütülmüştür? Bu sorular yanıtlanmadan “aile-temelli müdahale” ifadesi nötr bir klinik teknik olarak kabul edilemez.

Çalışma, cinsel yönelim akışkanlığı gibi kuir kuram ve cinsellik çalışmaları içinde tartışılan bir kavramı bağlamından kopararak kullanmaktadır. Akışkanlık kavramı, kişilerin cinsellik deneyimlerinin zaman içinde çeşitlenebileceğini ve kimlik kategorilerinin her zaman sabit işlemediğini tartışmak için önemli olabilir. Ancak baskı, kriminalizasyon, aile baskısı ve kurumsal güvensizlik koşullarında değişen beyanları, bu sosopolitik bağlamı hesaba katmadan “akışkanlık” olarak adlandırmak kavramın içini boşaltarak onu cinsel azınlıklara karşı işleyen karşı-stratejik bir politik argümana dönüştürmektir. Böyle bir kullanım, cinsel azınlıkların aleyhine işleyen politik iklime ve heteroseksizme yaslanarak araştırma bulgularını ideolojik bir yanlılıkla çarpıtmaktır. Bu esasında toplumsal cinsiyet karşıtı hareketin sıklıkla kullandığı bir yöntem olan söylem ele geçirme, temellük etme stratejisinin bilimsel söylemdeki bir yansımasıdır.

Bilimsel bir çalışma tasarlanırken nedensellik ilişkisi kurulabilmesi için tüm karıştırıcı değişkenlerin dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Bir topluluğa yönelik sistematik baskı ve şiddetin yoğunlaştığı bir dönemde, bu kişilerin kimliklerini gizleme ihtiyacı duyabileceklerini hesaba katmayan bir araştırma tasarımı, elde ettiği beyan verilerini güvenilir ve doğrudan bir “yönelim değişimi” göstergesi olarak yorumlayamaz. Dolayısıyla bu çalışma, cinsel yönelim değişimini kanıtlayan bir veri sunmaktan çok uzaktır. Aksine, mevcut haliyle, LGBTİ+ gençlerin ruh sağlığını belirleyen toplumsal ve politik koşulları görünmez kılan; depresyon, tedavi, aile müdahalesi ve heteroseksüel beyan arasında problemli bir nedensel ilişki kuran; “akışkanlık” kavramını heteronormativite lehine temellük eden, metodolojik olarak zayıf, ciddi bir araştırmacı yanlılığı barındıran ve etik açıdan tartışmalı bir çalışma izlenimi vermektedir.

Son dört yıl hiç yaşanmamış gibi, tüm bir sistemin cinsel azınlıkların aleyhine işlediği toplumsal baskı ve politik şiddetin yaratmış olması kuvvetle muhtemel sonuçları araştırma sürecinde uygulandığı belirtilen müdahalelerin sonucuymuş gibi göstermek; gençlerin değişen beyanlarını “cinsel yönelim akışkanlığı” adı altında yorumlamak bilimsel yönteme de araştırma etiğine de aykırıdır. Bu yaklaşım; hakikati bükme, kamuoyunu yanıltma, yapısal şiddeti görünmezleştirip güçlendirme ve heteronormatif baskıyı klinik bir başarı anlatısına dönüştürerek onarım terapileri için meşruiyet zemini üretme riski taşıyan bir mesleki kötüye kullanım ve epistemik şiddet örneğidir. Desteğe erişimi çoğu zaman sınırlı ve toplumsal olarak dezavantajlı konumda bulunan LGBTİ+ gençlerin kendi öznelliklerine ilişkin özgün algılarını ve deneyimlerini ifade edebilecekleri güvenli ve özgürleştirici alanlar oluşturmak klinisyenlerin sorumluluğudur; her açıdan onların aleyhine işleyen bir sisteme yaslanarak üretilen bilgi ise bu sorumlulukla açıkça çelişmektedir.

Referanslar

American Psychological Association, Task Force on Appropriate Therapeutic Responses to Sexual Orientation. (2009). Report of the American Psychological Association Task Force on Appropriate Therapeutic Responses to Sexual Orientation. American Psychological Association.

Diamond, L. M. (2008). Female bisexuality from adolescence to adulthood: Results from a 10-year longitudinal study. Developmental Psychology, 44(1), 5–14. https://doi.org/10.1037/0012-1649.44.1.5

Meyer, I. H. (2003). Prejudice, social stress, and mental health in lesbian, gay, and bisexual populations: Conceptual issues and research evidence. Psychological Bulletin, 129(5), 674–697. https://doi.org/10.1037/0033-2909.129.5.674

Ryan, C., Huebner, D., Diaz, R. M., & Sanchez, J. (2009). Family rejection as a predictor of negative health outcomes in white and Latino lesbian, gay, and bisexual young adults. Pediatrics, 123(1), 346–352. https://doi.org/10.1542/peds.2007-3524

Srivastava, A., Hall, W. J., Krueger, E. A., & Goldbach, J. T. (2023). Sexual identity fluidity, identity management stress, and depression among sexual minority adolescents. Frontiers in Psychology, 13, 1075815. https://doi.org/10.3389/fpsyg.2022.1075815

Tolman, D. L. (2002). Dilemmas of desire: Teenage girls talk about sexuality. Harvard University Press.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: insan hakları, kadın, medya, yaşam, cinsellik, araştırma, trans, lgbti, ifade özgürlüğü, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
İstihdam