07/08/2026 | Yazar: Güley Bor

Kumsalın tekil kum taneciklerinden oluştuğunu, her bir kum tanesinin de milyonlarcasıyla birlikte yalnızca o kumsalda yerini bulduğunu unutmadan, bizi bekleyen daha da zor günlere kendi örgütlülüğümüzü güçlendirerek hazırlanmalıyız.

İzmir’in vedalar yazı ve örgütlenmeye dair Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Arev’in ağacı, 30 Haziran 2026, Narlıdere/İzmir.

Cenazenin kalkmasını beklerken birbirimizi selamlıyoruz. “Zamansız bir kayıp,” diyoruz, “Çok gençti.” “İyiler erken gidiyor.” İzmir’in yakıcı güneşinin altında biri soğuk su uzatıyor. Bir başkası mendil. Birbirimizin omzunu sıvazlıyoruz.

İzmir için zor bir yaz oluyor. Önce 18 Haziran’da Özkan Yücel’i kaybettik, sonra 29 Haziran’da Arev Omedya’yı, son olarak 30 Temmuz’da Alexey Rûyan Aydın’ı.

Üçünü de LGBTİ+ hareket aracılığıyla tanıdım. Üçünün de cenazesi İzmir’den kalktı. Üçüyle de geçirdiğim en uzun sürenin cenazelerinde olması canımı acıtıyor.

İzmir Barosu’nun önceki başkanı, LGBTİ+ hareketin yoldaşı ve İzmir’in Özkan Abisini ilk olarak onlarca işkenceyle gözaltının olduğu 2023 İzmir Onur Yürüyüşü’nde görmüştüm. İstanbul’dan geldiğimden olsa gerek, İzmir Barosu’nun alandaki örgütlü varlığı, lubunyaların toplanma özgürlüğünü gerçek eşitlik inancıyla sağlamlaşmış bir tutkuyla savunması aklımda çok yer etmişti. Son karşılaşmalarımızdan birinde Genç LGBTİ+ Derneği yöneticilerine açılan ceza davasında yargılanan arkadaşlarımızın savunmasını yapıyordu. Çıkışta müdafilik yapan tüm arkadaşlarımıza teşekkür ettik; bir gün Özkan Abiye bu yolda bize omuz vermesinin bizim için anlamını söylemeliyim diye geçirdim içimden.

Arev’le 2025 Onur Yürüyüşü’nün hazırlıkları sırasında tanışmıştım. Yargı Paketleri, Oğuz’un tutukluluğu, İzmir Emniyeti’nin tüm eylemlerde gökkuşağı gördüğü anda müdahalesi derken Komite’nin “güvenlik” komisyonu olarak sağlayamayacağımız bir vaadin altını nasıl doldururuz diye kafa yoruyorduk. Birimizin evinde toplanmıştık. Arev de bizimleydi: Başında bir yemeni, dilinde bir türkü, fırından aldığı taze ekmekle bize kahvaltı hazırlıyordu. Toplantı aralarında İstanbul’da, İzmir’de yaşam, örgütlenmek, sağlığımız üzerine sohbetler, güllüm ve halaylar vardı. Yürüyüş bittikten sonra bize çiğ köfte yoğuracağına söz verdi Arev.

Alexey Hocayla hiç tanışmadım. Akademiyle az biraz meşgul olan her lubunya avukat gibi kariyeriyle bende uyandırdığı hayranlıkla uzaktan takip ettim: Venedik Komisyonu üyeliği, Freiburg’da doktora, Ankara Barosu LGBTİQ+ Hakları Merkezi kurucu başkanlığı. Edebiyatla da uğraşıyordu, biliyorum. Bir gün yolumuz kesişir ve eleştirel düşünceye adeta düşman olan Türkiye hukuk akademisinin sınırlarını nasıl bu kadar cesurca çiğnedi, yaratıcılığını onlara rağmen nasıl muhafaza etti diye sorarım dedim.

Üçünün de cenazesinde daha çok vaktim olduğunu düşünerek sormayı ertelediğim sorular, söylemeyi geciktirdiğim teşekkürler, edemediğim sohbetler vardı aklımda. Üçü de zihnimde ve vicdanımda açtıkları yolları hiç bilmeden gitti. Arkalarından bir sürü güzel söz söyledik; hepsi doğruydu. Yüzlerine söyleyemediklerimi onları sevenlere, eşine dostuna anlattım, sesli söyleyerek somutlaştırmaya çalıştım, hakikati konuştum.

***

17 yaşında ayrıldığım İzmir’e 10 yıl sonra geri dönerken 17’mde bıraktığım kişiyle ve biraz da hareketle küs idim. İstanbul’da örgütlenmenin hızı, görünürlüğü ve hayal kırıklıklarıyla başım dönmüştü; oradan bakınca “köy” gördüğüm İzmir’de örgütlenmenin neye yarayacağını anlayamayacak kadar kibirli ve biraz da yorgundum. Hepimiz duyuyoruz: Hareketten emekli olmuştum. Pandeminin kısıtlılıklarını ve dijital imkanlarını Urla’daki konfor alanımda tükettikten ve 10 yılımı adadığım uluslararası hukukun çöküşüne tamamen ikna olduktan sonra çareyi sokakta buldum. Evime döndüm; İzmir lubunyası beni karşıladı.

Mekanlarımızı, örgütlerimizi, ilişkilerimizi tanıdım. İstanbul’dan bakınca görmediğim, göremediğim, İstanbul’u “merkez” konumlandırışıma karşılık “yerel” deyip geçtiğim pratiklerle tanıştım. Yolumun yeni kesiştiği kişilerle mümkün olacağını düşünmediğim dostluklar kurdum; sahip çıkmayı, sahip çıkılmayı bambaşka yaşadım. İzmir’in lubunya hafızasını öğrenmeye, o hafızanın parçası olmaya başladım. Örgütlenmek iyileştirir: İzmir’e dönünce sadece hareketle değil, 17 yaşında geride bıraktığım kendimle de barışmaya başladım. 

Her yüzleşme, her kavuşma gibi engebelerle dolu bu yol. İstanbul’da yeni örgütlenen o heyecanlı kişiyle İzmir’de harekete geri dönen ben farklıyız. Hareket, içinde bulunduğumuz maddi koşullar, bu dünya da farklı. İzmir lubunyası yorgun ve dargın. Örgütlenmek her zamankinden zor; ödemeyi göze alman gereken bedellerden çok yaşamayı göze alman gereken madilikler göz korkutuyor. Üç kişi bir araya gelsek aynı şeyi konuşuyoruz: Birbirimizi görmeye tahammülümüz kalmadıysa bu kentte nasıl güçlü örgütleneceğiz?

“Deneyimlerin biricikliği”, “güvenli alan”, “alan açmak” gibi, bize kötü davranan bir dünyada birlikte iyi olabilmek için önümüze koyduğumuz kavramlar, birbirimize kötü davranmamızla birlikte örgütlülüğü bireysel iyilik haline tehdit gören bir anlayışa yol açabiliyor. O yüzden hareketten uzaklaşıyoruz, küsüyoruz, emekli oluyoruz; hatta bazılarımız hiç örgütlenmiyor. Bizi harcanabilir gören bir dünyada şefkat ve aidiyet beklediğimiz lubunyalardan istediğimizi alamamak bizi hırçınlaştırıyor. Özel hissetmek istiyoruz. Deneyimlerimiz biricikse de netice-i taleplerimiz ortaklaşmışa benziyor.

Bu duyguları hissetmekte haklı mıyız’ı tartışmak, örgütlülüğün önüne koyduğu engelleri anlamaya ve bunları ortadan kaldırmaya elverişli değil. Hakikat, birçok kişinin bu duyguları hissettiği ve bu sebeple örgütlenmediği. Dolayısıyla bunu kişisel meselelerin ötesinde, hareketin önündeki hayati bir engel olarak ele almalıyız. Bireyci kavram setlerinin karşısında örgütlü mücadele, birliktelik, kolektif emek gibi hareketin 40 yılı aşkın tarihinin dayandığı kavramları yeniden gündemleştirmeli ve tartışmalıyız. Örgütlenmenin etik-politik sınırlarını birbirimizden beklediğimiz şefkat ve aidiyet ışığında, örgütlenmenin kendisinin iyileştirici olabileceği inancıyla yeniden düşünmeliyiz. Hiçbirimizin hayatını hareket için harcaması beklentisi olmadan, ancak hareketin de biz olmadan olmayacağı sorumluluğuyla hareket etmeliyiz.

Kumsalın tekil kum taneciklerinden oluştuğunu, her bir kum tanesinin de milyonlarcasıyla birlikte yalnızca o kumsalda yerini bulduğunu unutmadan, bizi bekleyen daha da zor günlere kendi örgütlülüğümüzü güçlendirerek hazırlanmalıyız.

***

30 Haziran, Narlıdere, İzmir. Mezarlıkta Arev’in cenazesini bekliyoruz. Yeni bir mezarlık; bomboş bir arazide aralarında geniş boşluklarla kazılmış sıra sıra çukurlar var. Hiçbir zaman hazır olunamayacak vedaların bir avuç toprakla zorla yapıldığı o eşik.

Biz varmadan önce bir servis aracıyla lubunyalar gelmiş, arazideki tek ağacın yanına park etmiş. Biz de oraya park ediyoruz. Sırasıyla araçlar yanaşıyor. Hava çok sıcak; güneş tepede. Gelenlerin bazısı eski dost, şehir dışından gelenler var, beklerken gözyaşlarıyla kucaklamalar bir arada. Bazıları birbirine küs, birbirinden hazzetmiyor, yıllardır konuşmuyor. Birisi soğuk su getiriyor, elden ele dolaştırıyoruz. Küsler göz göze geliyor. Biri sigara istiyor, diğeri uzatıyor. Kalabalıklaşırken o çam ağacının dibine sıkışıyoruz. Herkes birbirine yaklaşıyor. Yan yanayız, arkadaşımızı bekliyoruz, hiç hazır olmadığımız bir veda için. Birimiz trans bayrağı getirmiş, öbürümüz bir demet lavanta. O çam ağacının altında yalnızca serinliği değil yasımızı da paylaşıyoruz.

Bu yazın ikinci zamansız kaybının acısıyla ağlarken biri omzumu sıvazlıyor. Kimmiş diye dönüp bakmıyorum. Bizden biri, biliyorum.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: insan hakları, kadın, medya, yaşam, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
İstihdam