05/03/2026 | Yazar: Berfu Şeker
“Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz!” Kitleselleşen bu sloganla birlikte kitleselleşen bir mücadelenin en geniş ittifakları kurmak üzere örülmesi bugün bizim önümüzü aydınlatan yegane umut.
Fotoğraf: Melahat Güray / csgorselarsiv.org
“Dünyayı ‘toplumsal cinsiyet’ten önceki bir zamana geri döndürme projesi, aslında hiçbir zaman var olmamış ama ‘tarih’ ya da ‘doğa’ olarak tahayyül edilen ataerkil bir rüya düzenine geri dönme vaadidir – bu düzeni ancak güçlü bir devlet yeniden kurabilir.”
(Butler, 2024) [1]
Otoriter sosyal inşa aracı olarak “Aile Yılı”
23 yıldır iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi, kadınların temel haklarını güvence altına alan yasa ve sözleşmelere saldırırken aynı zamanda “kadın haklarına muhafazakâr bir perspektif” üretmek üzere GONGO’lar kurarak feminist hareketin etkisini zayıflatmaya çalıştı. Ancak iktidarın kadın haklarına yönelik bu açık saldırısı, beklediği kutuplaştırıcı etkiyi yaratmadı; aksine, muhafazakâr tabanındaki kadınlar arasında bile tepki topladı. Şubat 2020’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yapılan bir toplantıda AKP’li kadın milletvekilleri, İstanbul Sözleşmesi hakkında kamuoyunda yanlış bir algı oluşturulmaya çalışıldığını dile getirmişti. Bunun ardından, 2020’den itibaren, LGBTİ+’lar hükümetin ve desteklediği köktendinci ve milliyetçi grupların başlıca hedefi haline geldi. Böylece LGBTİ+’lar, milli ve İslamcı bir ataerkil hegemonya biçimi aracılığıyla, toplumu bastırmayı ve ideolojik tahakkümü sağlamayı amaçlayan daha geniş bir politik stratejinin günah keçisi oldular.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mayıs 2024’te yayımlanan “Ailenin Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı”nın ardından 2025 yılını “Aile Yılı” ilan etti. Bu eylem planı, katı heteronormatif kurallarla tanımlanmış dar ve muhafazakâr bir aile anlayışı üzerinden ataerkil iktidar yapılarını yeniden tesis etmeyi amaçlayan stratejik bir proje olarak okunabilir. Cumhurbaşkanlığı ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın koordinasyonunda ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın güçlü desteğiyle yürütülen plan, “ailenin korunması” adı altında toplumu yeniden biçimlendirmeyi, bedensel yaşamı denetim altına almayı ve otoriter yönetimi tahkim etmeyi hedefliyor. Buna ek olarak doğrudan LGBTİ+’ların varoluşunu, kadınların doğurganlık haklarını ve görünmeyen bakım emeğini, gençlerin kendi yaşamları üzerinde söz söyleme hakkını hedef alıyor. Eylem planı, cinsiyeti biyolojik özcülük ve dini temellerle tanımlayan bir toplumsal cinsiyet rejimi kurarak Deniz Kandiyoti’nin tabiriyle “ataerkil düzeni yeniden restore etmeye çalışan” bir sosyal inşa projesi işlevi görüyor. Bu rejim, kişilerin insan haklarını değil, devlet ideolojisinin tanımladığı “ailenin haklarını” merkeze alarak gelecek nesilleri rejime sadık özneler olarak şekillendirmeyi amaçlıyor.
AKP’nin Aile Eylem Planı, yurttaşlığı hak temelli bir anlayıştan çıkararak ataerkil ve otoriter bir toplumsal denetime tabi tutuyor. Plan, haklara sahip özerk yurttaş kavrayışını silip yerine, “reis” konumundaki erkeğin otoritesi altında örgütlenen aileyi temel toplumsal ve siyasal birim olarak yerleştirmeyi amaçlıyor. Bu düzenlemede birey değil, ailenin “reisi” merkeze alınıyor; böylece özellikle kadınlar ve gençler üzerinde artan bir denetim ve itaat ilişkisi kuruluyor. Devlet, yurttaşla doğrudan hak temelli bir ilişki kurmak yerine, bireyi ailenin erkek otoritesine tâbi hale getiriyor.
Devlet, ataerkil değerleri “doğal” ve “milli” bir düzen olarak yeniden üretirken, toplumu aile üzerinden yeniden hiyerarşik biçimde kurguluyor. Aynı zamanda bu yaklaşım, toplumsal cinsiyet karşıtlığı temelinde yükselen otoriterizmin küresel yükselişiyle ve Melinda Cooper’ın [2] belirttiği biçimiyle neoliberalizmin muhafazakârlıkla kurduğu ittifakla paralellik gösteriyor. Bu ittifakta aile, hem ahlaki disiplinin hem de sosyal yeniden üretimin merkezi haline geliyor. Aile sosyal devletin yerini alırken birey - devlet ilişkisinin yerini, itaat ilişkisine dayalı aile kurumunun aldığı yeni bir toplumsal düzen inşa ediliyor.
Dolayısıyla “Aile Yılı” girişimi, sadece bir kültürel politika değil, toplumu aile üzerinden tebalaştırma (yeniden feodalleştirme) projesidir: bireyleri hak öznesi olmaktan çıkarıp erkek otoritesine bağlı aile üyelerine dönüştürür.
Neoliberal faşizm ve cinsiyetlendirilmiş denetim
Bu çerçevede eylem planı, “aileyi koruma” bahanesiyle doğurganlık oranlarının düşmesi, evlilik yaşının yükselmesi ve ilk doğumların gecikmesi gibi gerekçeler üzerinden kadınların bedenlerini ve emeğini nüfus politikaları yoluyla denetim altına alıyor. Aile Bakanlığı’nın verilerine göre 2023 itibarıyla doğurganlık hızı 1,51’e düşmüş durumda, nüfus yenilenme düzeyinin ise 2,1 olduğu biliniyor. Bu durum, bireyciliğin ve “fıtrata aykırı” eğilimlerin artışıyla ilişkilendiriliyor. Plan, “küresel cinsiyetsizleştirme projeleriyle mücadele” adı altında LGBTİ+ haklarına yönelik sistematik saldırıları meşrulaştırıyor. Medya ve dijital platformlarda LGBTİ+ görünürlüğü yoğun sansür ve gözetimle karşılanıyor. Kamu kurumlarından uluslararası alanda da “aile hakları odaklı” söylem geliştirmeleri bekleniyor. Bu strateji, uluslararası toplumsal cinsiyet karşıtı blokla uyumlu şekilde militarizmi ve ucuz iş gücü üretimini teşvik ediyor.
AKP’nin toplumsal cinsiyet politikaları, 2010’lardan itibaren Erdoğan’ın “kadın-erkek eşit değildir” söylemiyle belirginleşti. Feminist araştırmacı Selin Çağatay’a göre AKP’nin kadınlara yönelik politikaları kadın emeğini iki yönlü sömürüyor: Kadınlar bir yandan güvencesiz ve düşük ücretli işlere itilerek ekonomik olarak sömürülüyor, diğer yandan ücretsiz bakım emeğiyle idealize edilmiş annelik ve aile rollerine hapsediliyor. “Ailenin güçlendirilmesi” adı verilen bu yönelim, 2008 sonrası kemer sıkma politikalarıyla birlikte, devletlerin ekonomiyi ve ataerkil düzeni kadın emeği üzerine inşa ettiği küresel bir trendin parçasıdır. [3].
AKP’nin 2012 yılında kadınların kürtaj hakkını da hedef alan pronatalist politikaları, nüfus artışının ekonomik büyümeyi teşvik edeceği inancına dayanıyor. İktidar, Avrupa’nın yaşlanan nüfusuna karşılık Türkiye’nin genç nüfusunun ve Avrupa’ya yakın konumunun ekonomik avantaj sağladığını savunuyor. Ailelerin “geçim derdi” gerekçesiyle çocuk sayısını azaltmasını eleştirerek, kalkınmanın sosyal refahtan değil ucuz iş gücünden geçtiğini vurguluyor. [4]
2012’de Erdoğan kürtajı “toplu katliam” olarak nitelendirmiş, kürtaj ve sezaryeni Türkiye’nin büyümesini engelleyen “gizli komplolar” olarak tanımlamıştı. [5] 2015’ten sonra ise savunma sanayii “stratejik sektör” ilan edilerek militarizm güçlendirildi, Türkiye bir güvenlik devletine evrildi. Bu dönemde pronatalist politika iki yönlü işlev kazandı: İçeride Sünni-Müslüman nüfusu artırma stratejisi; dış politikada ise güçlü orduya dayalı müdahaleci bir devlet pozisyonu. [6] Doğurganlığın azalmasını çeşitli dönemlerde bir ulusal güvenlik tehdidi olarak nitelendiren Cumhurbaşkanı’nın yanısıra, 2024 Temmuz’unda Aile Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, “Bu gidişle 20-25 yıl sonra askere gönderecek genç bulamayacağız” diyerek demografik kaygının ardındaki militarist niyetleri de açıkça dile getirmiş oldu.
Nefretin yasalaşması, lubunyalığın kriminalizasyonu
AKP, geçmişte Kürtleri “terörist” olarak çerçevelerken, 2020’den itibaren LGBTİ+’ları aileye ve millete tehdit olarak kodlamaya başladı. “Küresel cinsiyetsizleştirme projeleri” ve “LGBTİ propagandası” söylemleriyle toplumda nefret mobilize edilmeye başlandı. Erdoğan hemen her konuşmasında LGBTİ+’ları “sapıklık”, “emperyalist proje” veya “küresel salgın” olarak tanımlıyor ve LGBTİ+’lardan “aileyi yıkmak için kullanılan koçbaşı” olarak bahsediyor.
Doğurganlık oranının düşmesini, evlilik yaşının artmasını ve ilk doğumların gecikmesini “ulusal güvenlik krizi” olarak sunan iktidar, toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendirecek veya bakım emeğini kamusal olarak destekleyecek hiçbir politika geliştirmiyor. Bunun yerine, LGBTİ+’ları aile düşmanı olarak yaftalayarak, nefret ve kutuplaşmanın öznesi haline getiriyor; kadınların doğurganlığını denetlemeyi, bakım emeğini ise “kadının doğasında olan bir görev” olarak sabitlemeyi hedefliyor. Noor’un Roots of Hate raporunda belirtildiği üzere, bu saldırılar tesadüf değil; neoliberal kapitalizmin dayandığı ataerkil yapıları güçlendiren faşist ve köktendinci stratejilerin parçasıdır. [7]
Bu otoriter bağlamda, hükümet tarafından hazırlandığı bildirilen bir yasa taslağı kamuoyuna sızdı. Taslak, Türk Medeni Kanunu ve Ceza Kanunu’nda geçmişte yapılan reformları geri çevirmeyi hedefliyor. Cinsiyet uyum süreçlerine erişim için “üremeden tamamen yoksun olma” şartı getirerek cinsiyetin yasal olarak tanınmasını fiilen yasaklıyor. Yurtdışında yapılan cerrahi müdahaleleri, mahkeme kararı olmadan hormon kullanımını ve sembolik eşcinsel evlilik törenlerini suç kapsamına alıyor. “Biyolojik cinsiyet ve genel ahlaka aykırı davranışları övmek” gibi muğlak ifadelerle her türlü queer ifadeyi kriminalize ediyor.
Her ne kadar bu taslak henüz Meclis’e ulaşmamış olsa da, uygulamada bu yasanın hayatımıza parça parça sokulduğunu görüyoruz. 24 Nisan 2025’te hükümet ortağı radikal İslamcı HÜDA-PAR, eşcinsel ilişkilerin tamamını suç sayan bir yasa teklifini meclise sundu. AKP tarafından hazırlanmadığı için yasalaşaması beklenmeyen bu tür tekliflerin işlevi ise stratejik: rejim, toplumu şoka sokup “daha az kötü” olarak sunacağı yasaları meşrulaştırmak için uç önerileri gündeme taşıyor. Yıldız Tar’ın belirttiği üzere : “HÜDA-PAR’ın teklifi, AKP’nin sunduğu sıtma için bizi ölüme razı etmekten başka bir şey değil.” [8]
Direnişe dair
Toplumsal düzen aile kurumu etrafında yeniden şekillenirken, muhalefet de yolsuzluk suçlamaları, keyfi tutuklamalar ve yargı tacizleriyle bastırılıyor. Demokrasinin en temel unsurlarından seçme ve seçilme hakkının dahi tehdit altında olduğu ve küresel olarak faşizmin yükseldiği bu dönemde, kadınlar ve LGBTİ+’lar yaşam hakkı için mücadele veriyor.
Tüm baskılara rağmen feministler ve lubunyalar geri adım atmadan sokakta ve hayatın her alanında direnişi ve mücadeleyi sürdürüyor. Bugün bu direnişin, “Aile Yılı değil, Direniş Yılı” pankartlarıyla sokağa çıkan gelecekten umutsuz ama kararlı üniversite öğrencilerinin sloganlarında yankılanıyor.
19 Mart ve sonrasında üniversite öğrencileri barikatları aşarak okulda, sokakta, toplumsal hayatta yeni bir direniş dalgası başlattı. Yıllardır polis şiddetine rağmen kamusal alanı terk etmeyen feminist ve LGBTİ+ hareketin sloganları artık kitleselleşerek binlerce kişinin dilinde yankılanmaya başlandı: “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz!” Kitleselleşen bu sloganla birlikte kitleselleşen bir mücadelenin en geniş ittifakları kurmak üzere örülmesi bugün bizim önümüzü aydınlatan yegane umut.
Bu yüzden kadın ve LGBTİ+ örgütleri ısrarla varoluşlarını kriminalize eden yasa tekliflerine karşı ortaklaşarak kampanyalar yürütüyor; farklı toplumsal kesimlerle ittifaklar kurarak baskıya karşı direnişi büyütmek için çabalıyor. Siyasal muhalefeti boğan otoriter kıskacın, aynı zamanda kadınları ve LGBTİ+’ları hedef alması tesadüf değil. Çünkü her ikisi de özgürlük, çoğulculuk ve adalet temelli bir geleceği temsil ediyor.
Bu kesişen mücadeleler otoriterleşmeye karşı direnirken; bir yandan toplumu dönüştürme potansiyeli de taşıyor. Feminist, lubunya ve gençlik hareketleri demokratik muhalefetle buluştuğunda, sadece baskıcı yasaları değil, muhalefetin sınırlarını da sorgulayan yeni bir özgürlük ve eşitlik tahayyülü ortaya çıkıyor.
* Bu yazı, Noor Network tarafından hazırlanan “Voices of Resistance” (Direnişin Sesleri) yazı dizisi kapsamında ilk olarak 2 Temmuz 2025 tarihinde İngilizce olarak yayımlanmıştır. Okuduğunuz metin, o yazının revize edilmiş Türkçe versiyonudur.
Kaynaklar:
- Butler, J. (2024). Who’s Afraid of Gender? Cambridge, MA: Harvard University Press.
- Cooper, M. (2017). Family Values: Between Neoliberalism and the New Social Conservatism. Zone Books / MIT Press.
- Gallo, M. (2015). Fighting for Women’s Rights in Turkey: An Interview with Selin Çağatay. International Viewpoint, 21 February.
- Kocamaner, H. (2018). The Politics of Family Values in Erdoğan’s New Turkey. Middle East Report, no. 288 (Fall).
- Population Matters. (2025). Turkey: Three Plus Children for the Economy. January.
- Cromer, R. (2023). Fraternal Natalism: Demographic Anxieties and the Righteous State in Turkey. Reproductive Biomedicine & Society Online.
- Wijesiriwardena, S. (2025). Roots of Hate: Mapping Anti-Gender Narratives in South and Southeast Asia.
- Tar, Y. (2024). LGBTI+ Mücadelesinde Yeni Döneme Dair Notlar. Kaos GL, 25 Mart.
Kaos GL dergisine abone olun
Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Toplumsal Cinsiyet Karşıtlığı-2 dosya konulu 205. sayısında yayınlanmıştır.
Abone olmak veya tek sayı satın almak için tıklayın.
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
Etiketler: insan hakları, kadın, aile, siyaset, ekoloji, dünyadan, ekonomi, özel haber, araştırma, inceleme, yorum, trans, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks, yargı paketi, müstehcenlik, genel ahlak
