23/03/2026 | Yazar: Özgür Sevgi Göral
Bugün yeni bir barış ihtimalinin henüz sadece kapısı aralanmışken ve bu ihtimal çok zor, zahmetli koşullarda ilerletilmeye çalışılıyorken, hareketler arası kurtuluşçu alanı, o alanın imkanlarını, dönüştürücü gücünü ve dayanışmanın ancak çatışma içinden çıkacağını hatırlamanın tam zamanı…
Fotoğraf: Ankara Newroz, 2026
Dünya çapında çok belirgin bir sağcılaşma dalgası olduğu, otoriterleşme, aşırı sağın güçlenmesi, faşistleşme süreçleri gibi farklı isimlerle adlandırılsa da özgürlük ve kurtuluş hareketlerinin kazanımlarına saldıran politik hareketlerin küresel düzeyde yükselişe geçtiği ve özellikle 2008 iktisadi krizinden sonra bu dalganın iyice saldırgan bir şekilde tecessüm ettiği konusunda politik olarak aşağı yukarı bir uzlaşma olduğunu söyleyebiliriz. Yine bu faşistleşme dalgası içinde, toplumsal cinsiyet karşıtlığının, aileci politikaların ve kadınlarla başta translar olmak üzere LGBTİ+’ları hedef alan saldırganlığın merkezi rolü konusunda da, yine kabaca bir ortaklaşmadan söz edebiliriz. Bana göre bu ortaklaşma politik olarak çok değerli olsa da bakışımızı sürekli aşırı sağ, aileci, toplumsal cinsiyet karşıtı, faşistleşme temayülleri içindeki iktidarlara ve hareketlere fazlaca sabitleyerek, içinde toplumsal cinsiyet karşıtlığını ana akslardan biri olarak taşıyan faşistleşme süreçlerinin özgürlük ya da kurtuluş hareketlerinin içinde nasıl işlediğini fark etmemizi silikleştiriyor. Bu yazıda amacım, meselenin çok fazla odaklanılmayan bu yönüne bakışımızı çevirmeye dair kimi düşünceler ileri sürmek olacak.
Türkiye’nin cehennemi politik iklimi
Türkiye’de neo-faşist politikaların ve retoriklerin, özellikle son 10 yıldır çok saldırgan bir biçimde palazlandığını, buna uygun bir politik iklim ve küresel bağlam olduğunu biliyoruz. Aileci politikalar ve anti-gender olarak tarif edebileceğimiz toplumsal cinsiyet karşıtı eksen bu neo-faşist dalganın kurucu akslarından biri oldu. Bu eksen, kadınların sadece aile kurumu içinde konumlandırılmasını, “nafaka mağduru erkekler” gibi grupların işaret ettiği saldırgan erkeklik biçimlerini, kadınların maruz kaldıkları ve mücadele ettikleri erkek şiddetini farklı nedenlerle hak ettikleri yönündeki argümanları kapsar. Bu argümanlar gücünü farklı türden aileci politikalardan, kadınların aile dışındaki varoluşlarını tanımayan bir kurumsal mimarinin ürettiği mizojin uygulamalardan, özellikle kürtaj karşıtlığı olmak üzere kadın bedenini hedef alan resmi politikalardan alır. Ancak bu ekseni sadece bu çerçevede tanımlarsak eksik kalır. İstanbul Sözleşmesi’den çekildiği gururla duyurulan, “Aile Yılı” ilan edilerek aile dışı tüm ilişki kurma biçimleri damgalanan bir bağlamda, bir süredir düzenlenen “büyük aile mitingleri”nde hedef alınan herkes, en başta da LGBTİ+lar, LGBTİ+ örgütler ve özellikle de hormon terapisine ve cinsiyet uyum sürecine sürekli saldırılarak müdahale edilen translar bu saldırının birinci dereceden hedefidir. Devletine sadık ve ucuz işgücünü üretecek olan aile biriminin çizdiği alanın dışındaki her davranış, ilişki, varoluş ve beden, bu eksenin neo-faşist retoriğinin hedefindedir.
Öte yandan tüm bu aileci politikalar, retorikler ve yaratılan baskıcı politik iklim bazen yanlış biçimde düşündüğümüz gibi sadece iktidar yanlısı çevrelerde değil toplumun tamamında, kurtuluş ve özgürlük hareketleri bağlamında da kimi sonuçlar yarattı. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, her şeyden önce, Türkiye’de 1990’lı yılların sonlarından itibaren, çok büyük emeklerle, çatışmalar ve tartışmalarla, ortak mücadele platformlarıyla kurduğumuz ve oluşturduğumuz geniş ittifakları çatırdattı, farklı politik ve toplumsal hareketlerin birlikte ürettiği kurtuluşçu/özgürlükçü alanı daralttı. Farklı hareketlerin çok daha geniş ve radikal tahayyüller içerecek ufuklarını sınırladı, hareketlerin içindeki köktenci dönüşüm arzusunu tırpanladı ve hareketlerin bakım, dayanışma, arkadaşlık, gündelik alışkanlıklar, arzu ve alternatif modeller üzerine çalışabileceği alanı daralttı.
Hareketler arası ittifakların ışıltısı: ortak bir kurtuluşçu alan
Jacques Rancière, Proleter Geceler adlı eserinde, kurtuluş/özgürleşme terimini (emancipation) bir yolculuk yapma veya bir toplumsal gruptan diğerine geçme, farklı dünyalar arasında bir yolculuk yapma olasılığı olarak tanımlamaktadır. Başka bir deyişle, kurtuluş ezilenlerin konumunu değiştiren, bizim olmamamız gereken şeyleri yapabileceğimizi ortaya koyan bir eylem veya harekettir. Kurtuluş, bu nedenle, yarı mistik bir kurtuluşa atıfta bulunan bitmiş bir durum veya statik, sorunsuz bir statü değil, aksine yeteneklerimizin olasılığını vurgulayan sıradan yolculuklardan oluşur. Bu anlamda, politik ve toplumsal hareketlerin koalisyonu ile oluşmuş kurtuluş/özgürlük alanı, yani biz sıradan insanları bize layık görülmeyen, bizim içinde olmamamız gerektiği vazedilen konumlara seyahat ettiren, konum değiştirmemize izin veren alan, Türkiye’de çok zahmetli mücadeleler sonucunda birbiriyle ilişkiler kuran kimi hareketlerin ittifaklarıyla oluştu. Kürt hareketi, feminist hareketler, sol/sosyalist hareketler ve LGBTİ+ hareketleri tarafından inşa edilen bu ilişkisel politik alan, farklı politik mobilizasyon repertuarları, çeşitli militanlık ve aktivizm formları ve farklı dünyalar arasında seyahat etme kapasiteleri yoluyla sıradan insanların yeteneklerini artırma olasılığını ortaya çıkardığı için, özgürleşme için güçlü bir potansiyel temsil eder.
1990’lı yıllardan beri birbiriyle kâh birbiriyle bağlar kurarak, kâh homofobi, sömürgecilik, devlet feminizmi ve politik şiddet gibi temel politik meselelerde çok ciddi politik ayrılıklar yaşayarak çatışan Kürt özgürlük hareketi, feminist hareketler, sol/sosyalist yapılar ve LGBTİ+ hareketleri kısmen belirli ittifak ve koalisyon ilişkileri kurabildiler. Burada feminist hareketler derken Türkiyeli feminizmin sömürgecilik karşıtı yorumlarını, sol/sosyalist yapılar derken sömürü ve tahakküm yapılarının tamamına karşı mücadele etmeyi amaçlayan örgütsel ve programatik yaklaşımları ve LGBTİ+ hareketleri derken kendini taban örgütü olarak konumlandıran, anti militarist, anti kapitalist ve barış siyaseti yapan bir ekseni önceleyen LGBTİ+ çizgileri kastediyorum. 2000’ler başında bu hareketler aralarındaki farklı çatışma eksenlerine rağmen belirli ittifaklar yapabiliyor, Onur Yürüyüşleri’nde birlikte yürüyebiliyor, Kürt meselesinde barış mücadelesinde ortaklaşabiliyor, Yeni Medeni Kanun’un yasalaşması sürecinde yürütülen kampanyada, ya da CEDAW Komitesi’ne ‘Gölge Rapor’ hazırlama çalışmalarda birlikte hareket edebiliyor ve etkinlikler gerçekleştirebiliyordu.
Öte yandan, toplumsal cinsiyet karşıtı çerçeve kendi başına tek bir politik saldırı ve retorik gerileme olarak karşımıza çıkmadı. Neo-faşist saldırının temel akslarından biri elbette ama bu aks diğer saldırı akslarıyla ilişkili bir biçimde ortaya çıktı. Neo-faşist çerçeve küresel düzeyde yükselirken de, Türkiye çapında yükselirken de belirli bir çerçeve ve o çerçevenin bütünselliğini vurgulayarak iş gördü. Toplumsal cinsiyet karşıtlığı bunun temel bir aksı, öte yandan bir başka aks milliyetçilik, sömürgecilik ve ırkçılık temelli retorikle yayılan neo-faşist politik eksendir. Daha somut ifade ettiğimizde ise, özellikle de Kürt meselesi temelli yayılan sömürgeci, özcü ve kültüralist bir bakışla ırksallaştırılmış hiyerarşiler inşa eden politik retoriklerin yaygınlaşmasıdır. Burada kategoriler konjonktüre göre değişiklik gösterse de -göçmenler, Suriyeliler, Afganlar, Kürtler, Kürt hareketinin destekleyen Kürtler gibi- politikaları üreten yapı ve retorikler benzer biçimlerde iş görür. Bir diğer aks, düşmanın ya da düşmanların inşa edilmesi olarak tanımlanabilir; işçi sınıfının tüm kazanımlarına el koyma, geniş kesimleri güvencesizleştirme, ve yeni sendikal hareketlerin, geniş emekçi kesimlerin politik mücadelelerini yürüten taban örgütlerinin kriminalize edilmesi bu çerçevede sürer. Son başlık geçmiş meselesidir, küresel neo-faşist dalga geçmiş ve geçmişin yeniden değerlendirilmesi konusunda takıntılı bir çaba gösterir. Dünyada farklı sömürgecilik apolojileri, ırkçılık ve Avrupa merkezcilik övgüsü, şoven ve milliyetçi tarih yazımlarının güçlendirilmesi, devlet şiddetinin onaylanması ve saldırgan bir biçimde yüceltilmesi gibi eksenler çalışır.
Bu bütünsellik, neo-faşist saldırıya cevap verirken hareketler arası ittifaklar ilişkisinin, saldırıyı bütünlüklü bir yaklaşımla püskürtmenin kritik önemini gösterir. Toplumsal cinsiyet karşıtı eksen, diğer eksenlerle birlikte işler; yitip gitmiş bir altın çağa övgü hem ailecilik, hem milliyetçilik, hem şovenizm, hem de arınmacılık içerir. Bu neo-faşist çizgiye göre sağlık hakkına erişmek için mücadele eden bir trans, Kürt meselesinde savaş politikalarına itiraz eden bir militan, aile dışında hayat var diyen bir feminist, şüphesiz farklı mekanizmalarla ve şiddet örüntüleriyle fakat benzer bir mantık ve mekanizma ile hedef alınır. Özellikle Kürt meselesinde çatışmanın yeniden başladığı 2015 yılından itibaren çok hızlı ve keskin bir biçimde politik sahanın milliyetçilik, toplumsal cinsiyet karşıtlığı, ırkçılık, ailecilik, maçoluk, şiddet övgüsü ile sağcılaştırılmasına tanık olduk. Bu sürecin pek konuşulmayan sonuçlarından biri özgürlük/kurtuluş hareketlerinin içinde yarattığı geri çekilme oldu. LGBTİ+ kortejler Newroz alanlarında uğradıkları saldırılardan korunamazken, Kürt özgürlük hareketi LGBTİ+ eksenli bir toplumsal cinsiyet temelli perspektifte, hareketler arası ittifak ilişkilerinin daha güçlü olduğu zamanlara nazaran, belirgin bir geri çekilme yaşadı. Pek çok ana akım LGBTİ+ çizginin Kürt meselesinde takındığı milliyetçi tutum bir yana, ortak politika alanlarının aşınması sonucu LGBTİ+ hareketinin geleneksel olarak barış politikası mücadelesinde ısrarcı olan kanatlarında dahi kısmi bir gerileme yaşandı. Hareketler arası ilişkilerin ve özellikle ortak politik zeminlerin aşınması, aslında binlerce ortak militan, aktivist, sempatizan ya da kadro içeren hareketlerin arasındaki kesişim kümelerine rağmen, ortak bir radikal gelecek düşleme ufkunu zayıflattı. Neo-faşist yükselişin gözümüzü çok çevirmediğimiz ama diğer sonuçları kadar önemli bir sonucu bu bana kalırsa.
Bir ilişki, çatışma ve bağ kurma biçimi olarak dayanışma
Rochelle DuFord, dayanışma kavramının ve pratiğinin, esasen bir dizi ilişki olarak anlaşılabileceğini savunur. Pek çok farklı çatışma ekseni barındıran bu ilişkiler, dayanışma gruplarının iç organizasyonu ve daha geniş dünya ile etkileşimlerinden doğar. Dayanışmanın bu tablosu, toplumsal ilişkiler ve dayanışma örgütlerine özgü çatışmaların dikkatli bir şekilde incelenmesi sonucunda ortaya çıkar. Erkek hakları gruplarını, işçi örgütlenmesinin toplumdaki LGBTİ+ üyelerinin tanınması ve korunmasında oynadığı rolü ve feminist pratikte trans bireylerin dahil edilmesine ilişkin tartışmaları inceleyen DuFord, bu bağlamlarda çatışmanın nasıl dayanışmanın demokratik işlevlerinin merkezi haline geldiğini araştırır. Duford temel olarak, dayanışma kavramını aşırı idealize edilmiş şekilde tanımlayan veya dayanışma kavramı aracılığıyla istikrarı inşa etmeye ve sürdürmeye aşırı odaklanmış hale gelmiş demokratik teorileri eleştirir. Bu çerçevede, dayanışma örgütlerinin yarattığı çatışmanın, demokratik (ya da eşitlikçi) bir toplum inşa ederken çeşitli egemenlik, baskı ve sömürü biçimlerini ele alırken son derece işlevli olabileceği yönünde bir argüman ileri sürer.
Bugün yeni bir barış ihtimalinin henüz sadece kapısı aralanmışken ve bu ihtimal çok zor, zahmetli koşullarda ilerletilmeye çalışılıyorken, hareketler arası kurtuluşçu alanı, o alanın imkanlarını, dönüştürücü gücünü ve dayanışmanın ancak çatışma içinden çıkacağını hatırlamanın tam zamanı bence. Çok zor bir 10 sene geçirdik, daha öncesi de hiç kolay değildi üstelik. Tüm bu saldırı sürecini her hareket dişiyle tırnağıyla mücadele ederek atlatmaya çalıştı. Artık belki sadece dişlerimizi tırnaklarımızı değil, yeniden bir araya gelerek, genişletilmiş ittifaklar içinde mücadele ederek icat edeceğimiz yeni mekanizmaları kullanabiliriz. Toplumsal cinsiyet karşıtı dalgaya karşı, her grubun farklarının ve mücadelenin özgüllüklerinin de tanındığı ama öte yandan ortak verilecek bir geniş politik hattın içinde örülecek bir siyasetin ipuçlarını, yeniden arayabiliriz. Barış inşasının ancak toplumsal cinsiyet karşıtı dalgayı zayıflatabilirsek onurlu ve kapsayıcı olacağını, aile dışı hayatın rüzgarının ancak şovenizm gerilerse yüzümüze güneş vurduracağını ve sadece yurttaşların değil, sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya tahayyülünde göçmen dayanışma ağlarının hayati anlamını konuşabiliriz. Bugün bunu yapmak, aralanmış barış kapısının içerdiği tüm risklere ve sonucun belirsizliğine rağmen, daha mümkün. Çünkü aslolan sonuç değil süreçtir, aslolan o süreçte tüm ezilenlerin, sömürülenlerin ve mücadele edenlerin kuracağı geniş ve güçlü ittifaklardır. Çünkü hepimiz, farkında olsak da olmasak da birbirimize görünmez bağlarla bağlıyız. Kurtuluşumuz ancak o bağları tanıyarak, geniş ittifakların ışıltılı birlikteliğine inanarak mümkün olacaktır.
Kaos GL dergisine abone olun
Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Toplumsal Cinsiyet Karşıtlığı-2 dosya konulu 205. sayısında yayınlanmıştır.
Abone olmak veya tek sayı satın almak için tıklayın.
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
Etiketler: insan hakları, özel haber, araştırma, inceleme, yorum
