06/05/2026 | Yazar: Kırık Vazo
En sonunda aynadaki o tozlu silüete bakıp fısıldadım: Ben buyum. Ruhumu o dar kalıplara sığdırmak için yontmama gerek yoktu.
Bir başörtüsü
Bir kalp
İkisi de sıkı bağlanmış
Biri çözülürse
Diğeri dağılacak sanıyordum
Aynaya her baktığımda gördüğüm o tanıdık siluet, aslında binlerce parçaya bölünmüş bir yapbozun en düzenli duran parçasıydı. İğneyle sabitlediğim her düğüm, toplumsal bir kabulün mührü gibi boynumda dururken; kalbim, hiçbir kalıba sığmayan o 'yasaklı' ama bir o kadar da ilahi neşeyi fısıldıyordu: 'Ben buradayım ve bu renkler de senin.’
Bu sesi ilk ne zaman duydum hatırlamıyorum. Belki bir bakışta belki de bir gülüşte. Bildiğim tek şey bir anda içimde bir şeyler değişmişti. Ne yaparsam yapayım olduramıyordum. Önce adını koymadım. Koyamadım. Çünkü bazı duyguların adı, onları gerçek kılmak demekti. Ben ise gerçek olanla değil, doğru olanla büyütülmüştüm. Kendimi susturmayı denedim. Daha sıkı bağladım düğümlerimi. Daha dikkatli yürüdüm. Daha az baktım, daha az hissettim. Ama insan, kendinden ne kadar kaçarsa kaçsın, en çok kendi kalbine yakalanıyor. Ve bir gün anladım: Bu bir eksiklik değildi. Bu, bana öğretilmeyen bir varoluş biçimiydi. Ama anlayana kadar geçirdiğim süreç tam bir ızdıraptı.
O günden sonra dünyada hiçbir şey değişmedi ama benim zihnimde yıllarca sürecek olan kentsel dönüşüm başlamıştı. Bazı yerler yıkılmadan önce uzun süre çatladı. İnandığım cümleler, ezberlediğim doğrular, bana ait sandığım sessizlikler… Hepsi önce ince ince sarsıldı. Sonra bir gün, hiç beklemediğim bir anda içimde bir şey çöktü. Gürültüsünü sadece ben duydum. Yerine ne koyacağımı bilmeden yıktım bazı şeyleri. Çünkü artık o eski yapıların içinde nefes alamıyordum. Kendime açtığım her yeni alan, biraz korku, biraz suçluluk, biraz da tuhaf bir özgürlük taşıyordu. En zor olanıysa şuydu: Dışarıdan bakıldığında her şey hâlâ yerli yerindeydi. Aynı ben, aynı duruş, aynı örtü… Ama içimde, kimsenin görmediği bir inşaat alanı vardı. Toz kalkıyor, duvarlar yıkılıyor, yeni bir şey kurulmaya çalışıyordu, adı henüz konmamış. Ve ben, ilk kez, o yıkıntının ortasında kendime daha yakındım.
Bu inşaatın ilk temel taşı, aslında çok gerilerde henüz on beş yaşımın çocuksu telaşları arasında atılmıştı. Küçük bir şehirde, lise sıralarında günlerim geçiyordu. Bir gün, içimde adı konmamış bir soru belirdi. Bu soru iç huzurumu alt üst etmeye yetmişti. Şu an olduğu gibi o dönemde de tesettürlüydüm. Çocukluğumdan beri din eğitimi alıyordum. Hiçbir zaman din konusunda baskılanmasam da doğal olarak bir yönlendirme olmuştu. Yani bazı kalıplarla ve sınırlarla büyüdüm. Üniversite sınavına hazırlanırken dikkatimin dağılmaması için bu duygularımı tamamen bastırdım. Hatta gelip geçici bir şey olduğuna, üniversitede bir erkeğe âşık olacağımdan emindim. Ama işler pek de planladığım gibi gitmedi.
6 yıl boyunca hep belirli aralıklarla bu duygular ortaya çıkmaya devam etti. Ben ne kadar görmezden gelmeye çalışsam da içimi gıdıklayan o duygu hep oradaydı. Bakmaya korkuyordum çünkü bunun yanlış olduğunu edinmiştim. Sürekli içimde bir hesaplaşma vardı. Kalbim ve aklım durmadan çatıştı, ben hep aklımı dinledim. Sanki seçim yapmak zorundaymışım gibi. Tesettürüm mü yönelimim mi?
Tam da bu ikilemle boğuşurken, okyanusun en korkulan yırtıcılarından biri olmam beklenirken ruhumun derinliklerinde taşıdığım o naif ve şefkatli dünyanın sert kabuklara sığmadığını fark ettim ve aklıma Shark Tale (Köpekbalığı Hikayesi) animasyonundaki vejetaryen köpekbalığı Lenny geldi. Tıpkı Lenny’nin, bir karidesi bile incitmeye kıyamayan o yumuşak kalbiyle ailesinin dayattığı acımasız rolü reddedip, kendisi gibi kalabilmek adına bazen bir yunus balığı kostümünün ardına sığınması gibi ben de uzun süre cinsel yönelimimi ve inançla şekillenen iç dünyamı, okyanusun akıntısından korumak için maskeler ardında sakladım. Okyanusun sert kuralları, herkes gibi olmamı ve kalıplara uymamı emrediyordu. Ancak zamanla anladım ki; üzerime geçirdiğim o yunus derisi bir kaçış değil, içimdeki sevgiyi ve yönelimi yaşatma çabamdı. Şimdi, o maskenin ardına sığınmadan, inancımın ve cinsel yönelimin birbiriyle çatışmak zorunda olmadığını, kalbimin o naif ve güçlü haliyle bu okyanusta kendi rotamı çizebileceğimi görebiliyorum.
En sonunda aynadaki o tozlu siluete bakıp fısıldadım: Ben buyum. Ruhumu o dar kalıplara sığdırmak için yontmama gerek yoktu. İnancım varlığımın kökü, yönelimim ise o kökten beslenen kimsenin görmediği o eşsiz renkteki çiçeğimdi artık. Kök çiçeğe küsmez, çiçek kökü reddetmezdi; ben ikisiyle birden tamdım. Kendimle girdiğim bu barış anlaşması, içimdeki o eski çatışmaların gürültüsünü dindirdi ve ruhumu hiç bilmediğim bir sessizliğe hazırladı. Meğer bu sessizlik, ufkumda doğacak olan yeni bir ışığın habercisiymiş.
Bu kabullenişin verdiği o ilk hafiflikle, yıllardır göğsümde düğümlenen nefesi artık bırakabilirmişim gibi derin bir 'oh' çekmek için başımı gökyüzüne kaldırdım. İşte tam o durulma vaktinde, ufkumda o belirdi: Sessiz, görkemli ve gümüşi bir ışık. Ne tamamen netti ne de bütünüyle kaybolmuştu; varlığıyla yokluğu arasında salınan, insana tanıdık gelen bir belirsizlik taşıyordu. Sanki bazı duygular gibi… ne tam çözülen ne de tamamen silinen. O doğana kadar, karanlığın sadece korkulacak bir boşluk olduğunu sanırdım. Oysa o, ufkuma yerleştiği andan itibaren bakışlarımı benden alıp kendine mühürledi. Ona ulaşmak, ona dokunmak gerekmiyordu; hatta belki de mümkün değildi. Onun orada o tamlığıyla durduğunu bilmek, o ışığa şahitlik etmek bile tek başına ruhumu doyurmaya yetti. Kumaşın altındaki o en mahrem coğrafyayı, kalbimin en derin odalarını sadece o sarsılmaz ama aynı zamanda kırılgan görünen varlığıyla aydınlattı. Çünkü o ışık, tamlıkla değil; eksikliğiyle de konuşuyordu. Onun ufkumdaki o vakur duruşu, yıllardır kendime ördüğüm o katı duvarları sessizce yıkmaya yetti. Kimse bu gümüşi parıltının ruhumdaki yıkıntıları nasıl onardığını, o uzaktan gelen serin ışığın ruhuma nasıl değdiğini görmedi. Artık seçim yapmak zorunda değilim; çünkü o, ulaşılamayacak kadar uzakta olsa da geceye küsmeden parlayabiliyormuş. Şimdi bu saklı ışığın altında, ilk kez kendimle tam ve ilk kez bu kadar 'ben' olarak varım.
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
Etiketler: insan hakları, kadın, yaşam, din/inanç, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
.jpg)