25/05/2026 | Yazar: Zeliha Cenkci
Buradaki “Yeterince queer miyim?” sorusu, sadece dış dünyanın homofobik ya da transfobik yargılarından değil; bazen en çok da kendimizi ait hissettiğimiz toplulukların içinden gelen açık ya da örtük beklentileri karşılayamamak endişesinden kaynaklanıyor.
Toplumsal cinsiyet karşıtlığı yalnızca devlet politikalarında, muhafazakâr yasalarda ya da milliyetçi kurumsal yapılarda işlemiyor; queer alanlarımızda, kolektiflerimizde ve arkadaşlık ilişkilerimizde de sessizce varlığını sürdürebiliyor. Görünürlük yarışı, “doğru davranış” beklentisi ve aidiyet sınavları, içeriden işleyen bu baskının araçlarına dönüşüyor. Böylece toplumsal cinsiyet kimliğinin “yeterliliğini” denetleyen görünmez ahlaki eşikler kuruluyor; dayanışmanın potansiyeli daralıyor, queer özgürleşme vaadi sınırlanıyor.
Bu yazı, toplumsal cinsiyet karşıtlığından beslenen içsel baskıları görünür kılmayı amaçlıyor. Kişisel deneyimlerden ve gözlemlerden de yola çıkarak, queer topluluklar içinde görünürlük, estetik, davranış normları ve temsil politikaları etrafında üretilen bu baskı biçimlerinin nasıl işlediğini tartışıyor keza bu baskılar, sadece dış dünyanın homofobik ya da transfobik yargılarından değil; bazen en çok, kendi mahallem denilen toplulukların içinden yükselebiliyor. Bu yüzden yazıya başlarken kendime son zamanlarda sık sık sorduğum şu soruyu sormak istiyorum: “Yeterince queer miyim?”
Kimlik siyasetinin sıkışıklığı: Kendi mahallende yabancı olmak
Buradaki “Yeterince queer miyim?” sorusu, sadece dış dünyanın homofobik ya da transfobik yargılarından değil; bazen en çok da kendimizi ait hissettiğimiz toplulukların içinden gelen açık ya da örtük beklentileri karşılayamamak endişesinden kaynaklanıyor. Queer, anti-kapitalist, anti-kolonyalist gibi tanımlamalarla kendini konumlandıran birçok kolektif, zamanla kendi içinde yeni normlar üreten bir yapıya dönüşebiliyor. Bu normlar; belli estetikleri, söylem biçimlerini, ilişki kurma stratejilerini ve görünürlük pratiklerini ödüllendirirken, duygusal karmaşayı, kırılganlığı ya da “politik olarak yeterince doğru” bulunmayan hataları cezalandıran bir disiplin mekanizması yaratabiliyor.
Sarah Schulman’ın Conflict is Not Abuse kitabında vurguladığı gibi, çatışma ile istismar arasındaki sınırlar silikleştiğinde, topluluklar travmalarla yüzleşmek yerine farklılıkları ve hataları dışlayarak yönetmeye yönelebiliyor; bu durum ise dayanışmanın yerini, travmanın hiyerarşiye dönüştüğü ve kimin daha çok acı çektiğinin, kimin daha 'öteki' olduğunun yarıştırıldığı bir denetim mekanizmasına bırakabiliyor.
Queer topluluklardaki birçok çatışma, kolektiflerin kendi travma geçmişleriyle nasıl başa çıktıklarıyla doğrudan bağlantılı. Travma, zamanla bir hiyerarşiye dönüşebiliyor: Kim daha çok acı çekti? Kim daha fazla dışlandı? Kim daha “öteki”ydi? gibi sorular etrafında örülen bu yapı, dayanışmanın ortak zeminini zayıflatabiliyor. Aynı şekilde, bir bireyin queer kimliğini nasıl sunduğu, ne kadar “temsil edilebilir” olduğu; sınıfsal geçmişi ya da queerliğin bastırıldığı, duyguların konuşulmadığı, itaatin hayatta kalma stratejisine dönüştüğü aile ve toplumsal ortamlarda büyümüş olması gibi deneyimler görünmez kılınabiliyor. Bu da hem çatışmaları hem de dışlanmaları çoğu zaman kaçınılmaz hale getiriyor.
Altını çizmek istediğim nokta şu: Çatışma, dışlamayı meşrulaştırmak zorunda değildir; Schulman’ın da vurguladığı gibi, çatışma istismar değildir ve kusursuzluk siyasetine karşı durmak, kolektifler içinde hataya ve onarıma alan açabilmeyi, süreci yumuşak ve iyileştirici yollarla çözebilmeyi gerektirir. Bu yüzden, topluluk içi anlaşmazlıkların çözülebilir olduğunu, hatta bu çözüm süreçlerinin kolektifleri dönüştürme potansiyeli taşıdığını hatırlamak gerekiyor. Hataya alan tanımayan, kusursuzluk beklentisiyle örülmüş kolektif tahayyüller, en çok da queer dayanışmanın kendisine zarar veriyor. Çünkü dayanışma bir etik ve estetik sınavı olmamalı; çelişkilerle ve duygusal karmaşayla birlikte kendini sürdürebilme kapasitesini gösterebilmeli.
Toplumsal cinsiyet karşıtlığı: Dışarıda ve içeride
Toplumsal cinsiyet karşıtlığı, yalnızca bireysel önyargı ya da kültürel yanlış anlamalarla sınırlı değil; aynı zamanda siyasal, ideolojik ve ekonomik bir proje. Akademik ve politik literatürde bu kavram, toplumsal cinsiyetin varlığını reddeden, onu bir “ideoloji” olarak damgalayan ve buna karşı sistematik olarak örgütlenen söylem ve pratikleri kapsar. Bu karşıtlık, kadınların, LGBTİ+ bireylerin ve toplumsal cinsiyet normlarına uymayan herkesin haklarını hedef alır; beden, kimlik ve cinsellik çeşitliliğini bastırmaya çalışır.
Bu ideolojik hattın en belirgin meşrulaştırma biçimi, siyasal düzlemde “eşitlik karşıtlığının” gelenek, aile ve ulusal değerler söylemleriyle paketlenmesidir. Milliyetçi politikalar, dini referanslar ve “insan doğası” iddiaları, toplumsal cinsiyet eşitliğini bozan bir tehdit gibi sunar. Bu söylemler, devletin yasa yapma süreçlerinden medya diline, müfredat değişikliklerinden sosyal politika önceliklerine kadar pek çok alanda kurumsallaşır. Devlet, dini söylemler ve milliyetçilik bu karşıtlığı inşa ederken, “geçmişin ahlaki düzeni”ne dönme fantezisini besler.
2000’lerden itibaren Türkiye’de ve dünyada, eşitlik karşıtı politikalar; kürtaj yasağı girişimlerinden cinsellik eğitiminin müfredattan çıkarılmasına, üniversitelerde toplumsal cinsiyet çalışmalarının hedef gösterilmesine kadar geniş bir yelpazede uygulamaya sokuldu. LGBTİ+ çiftlerin evlilik ve aile hakları, “doğaya aykırı” ve “ahlaksız” olarak etiketlenirken, feminist hareketlerin talepleri “toplumu yozlaştıran” bir tehdit gibi çerçevelendi.
Toplumsal cinsiyet karşıtı söylemler, yalnızca yerel bağlamlarda değil, küresel ölçekte de birbirini besleyen bir ağ içinde çalışır. Türkiye’deki politikalar, Macaristan, Polonya, ABD gibi ülkelerdeki muhafazakâr ve otoriter yönetimlerle ideolojik uyum içinde ilerler. Bu karşıtlığın küresel ortak paydası, demografik panik, nüfus artışı ya da aile kurumunun “çöküşü” söylemleridir. Böylece “nüfus paranoyası”, hem göçmen karşıtlığını hem de cinsiyet eşitliği düşmanlığını besleyen bir baskı sistemi haline gelir.
Toplumsal cinsiyet karşıtı gruplar, çoğu zaman tarihsel, ideolojik ve kültürel bağlamları ustalıkla kullanır. Osmanlı nostaljisi, milli-ahlaki değerler, dini muhafazakârlık ve “geleneksel aile” ideali; hem politik tabanı genişletmek hem de sınıfsal eşitsizlikleri görünmez kılmak için araçsallaştırılır. Bu gruplar, ekonomik krizleri, işsizlik ve yoksulluğu, “aile değerleri” üzerinden açıklayarak yapısal sorunların asıl faillerini perdelemeyi başarır.
Bütün bu söylemler ve eylemler, LGBTİ+’ları “tehdit” olarak işaretlerken, aslında daha geniş bir baskı rejiminin inşasına hizmet eder. Tehdit algısı, queer varoluşu yalnızca cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği üzerinden değil; toplumsal düzen, güvenlik, ekonomi ve milli kimlik üzerinden de kriminalize eder. Böylece LGBTİ+’lar, politik olarak “öteki” konumuna yerleştirilir, hakları hedef alınır ve varoluşlarının meşruiyeti sürekli sorgulanır.
Ancak toplumsal cinsiyet karşıtlığı yalnızca dışarıdan gelmez; içeriden de yeniden üretilebilir. Kolektiflerimiz, görünürlük baskısı, moral gatekeeping ve sınıfsal körlükle örülmüş normlarıyla, farkında olmadan bu ideolojik hattın başka bir biçimini yeniden kurabilir. İçsel toplumsal cinsiyet karşıtlığı, kimliğin “doğruluğunu” denetleyen ahlaki eşik bekçiliği pratiklerinde kendini gösterir. Bu durum, kimi bireylerin politik yeterliliklerinin, duygusal tepkilerinin ya da yaşam biçimlerinin “ahlaki açıdan yeterince queer” olup olmadığının sorgulanmasıyla ortaya çıkar.
Judith Butler, toplumsal cinsiyetin sabit bir kimlik değil, tekrar eden toplumsal performanslarla inşa edilen bir yapı olduğunu söyler. Ancak queer topluluklarda bu performanslar da yeni normlar yaratabilir. “Yeterince queer görünmeyen” ya da “doğru estetikle” var olmayan bireyler, içeriden dışlanabilir. Sara Ahmed’in The Cultural Politics of Emotion kitabında geliştirdiği “queer feelings” kavramı, queer varoluşun her zaman konforlu bir yerden değil, kimi zaman rahatsızlık, uyumsuzluk ve normlara mesafe hissi üzerinden kurulduğunu vurgular. Bu perspektiften bakınca, queer kolektiflerin “konfor alanı” olarak tahayyül edilmesi, bu alanların içerideki normları yeniden ürettiği gerçeğini gizleyebilir.
Toplumsal cinsiyet karşıtlığı hem dışarıdan gelen devlet, medya ve dini kurum temelli baskılar hem de topluluklar içinde işleyen görünmez normlar üzerinden çok katmanlı bir şekilde işler. Bir yanda siyasi iktidarın ve küresel sağ ağların LGBTİ+’ları “tehdit” olarak işaretleyen kampanyaları, diğer yanda queer alanlarda görünürlük, estetik ve kimlik üzerinden kurulan denetim mekanizmaları işler vaziyettedir. Her ikisi de, farklı biçimlerde olsa da, dayanışmayı zayıflatır ve özgürleşme potansiyelini sınırlar.
İşte tam bu noktada, dışarıdan gelen baskılarla içeriden yeniden üretilen baskılar arasındaki sınırlar bulanıklaşır. Devletin, medyanın ve küresel sağın LGBTİ+ varoluşunu hedef alması, içerideki görünürlük, aidiyet ve “politik doğruluk” beklentileriyle birleştiğinde; queer alanlar, özgürleşme vaadinden uzaklaşıp kendi normlarını dayatan kapalı devre sistemlere dönüşebilir. Bu noktada asıl soru belki de şudur: baskıya karşı kurulan alanlarımız, ne zaman kendi iç baskı rejimlerini üretmeye başlar?
Queer alanlarda norm üretimi ve toplumsal cinsiyet kimliklerinin metalaşması
Toplumsal cinsiyet ne zaman bu kadar sıkışık hissettirmeye başladı ve bir eko-çembere dönüştü? Görünürlük baskısı, queer’liğin hiyerarşileşmesi, kimlik siyasetinin içsel baskıcılığı ne zaman dayanışmanın önünde bir engel taşır hale geldi? Bunların tümü, queerlik içinde nasıl yeni bir disiplin sistemi haline geldi? İçeride kalmak için ne kadar queer olmalıyım? sorusu, sadece bireysel bir kaygı değil; görünürlük, kabul ve aidiyet için verilmesi gereken bir sınav gibi hissediliyor. “Yeterince queer görünmüyorsun” iması, queerliğin kendisinin denetlendiği bir düzene işaret ediyor. “Queer lifestyle” performansı, estetik beklentiler ve sınıfsal erişimsizlik; tümü, içeride yeniden üretilen dışlayıcılığın farklı yüzleri haline geliyor.
Görünmeyen emek, estetik beklentiler, sosyal medya ve duyulma yarışı, ilişkisel yükler ve sosyal sermaye; queer alanlarda giderek daha fazla belirleyici hale geliyor. “Yeterince queer görünüyor muyum?” sorusu, sadece kişisel güvensizlikten değil, bu alanlarda sessizce işleyen normların yarattığı kolektif baskıdan besleniyor. Moral gatekeeping, duygusal karmaşaya alan tanımayan kolektif tutumlar ve sosyal beğeniyle kodlanan davranış kalıpları; queer toplulukları, bazen dışarıdan çok içeriden daha güvensiz ve erişilemez kılabiliyor. Bu durum yalnızca birkaç kişinin yaşadığı istisnai deneyimler değil; aksine sınıfsal, kültürel, göçmen ya da norm dışı deneyimlerle var olan birçok queer bireyin ortaklaştığı, sistemli bir kırılma biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Paul B. Preciado’nun işaret ettiği gibi, queer kimlik artık çoğu zaman bir direniş pratiğinden ziyade; bir stil, bir performans ve pazarlanabilir bir imaj olarak dolaşıma sokuluyor. Görünürlük, kolektif dayanışmadan çok bireysel marka inşasına hizmet eder hale geliyor. Bu durum, kimliği bir ifade biçiminden çıkarıp, bir tüketim nesnesine dönüştürüyor.
Catherine Liu’nun Virtue Hoarders (erdem biriktirme) kavramı, aslında profesyonel yönetici sınıfın (Professional Managerial Class - PMC) ahlaki üstünlük gösterilerini eleştirmek için ortaya atıldı. Ancak bu eleştiri, queer topluluklar ve sol aktivist çevreler içinde de yankılanıyor. Çünkü benzer bir “erdem biriktirme” mantığı, kimlik siyaseti üzerinden içeride de işliyor: Kim daha “doğru” queer? Kim politik olarak daha “tutarlı”? Kim estetik olarak daha “temsil edilebilir”?
Bu görünmez yarış, tıpkı Liu’nun anlattığı gibi, dayanışmayı değil; sınıfsal ve kültürel sermayesi yüksek olanların konumlarını pekiştiriyor. Sol aktivist çevrelerde ve queer kolektiflerde, anti-kapitalist veya anti-kolonyalist iddialara rağmen, görünürlük ekonomisi ve sosyal sermaye yarışı, politik pozisyonların önüne geçebiliyor.
Böylece queerlik bir özgürleşme pratiği değil, ahlaki bir “geçiş sınavı” halini alıyor. Dayanışma mekânları, kimliğin ölçülüp biçildiği, “temsil kabiliyeti” yüksek olanların öne çıktığı, sınıfsal farkların ise görünmez kılındığı alanlara dönüşebiliyor.
İptal kültürü, şefkat ve sorumluluk
Hesap sorma kültürü mü, iptal kültürü mü? Bu, kolektif sorumluluk almak mı, yoksa neoliberal ahlaki üstünlük yarışının yeni bir aracı mı? Dean Spade’in önerdiği gibi, gerçek queer dayanışma; görünür kimlikler ya da estetik kodlar etrafında değil, kırılganlık, ihtiyaç ve somut koşullar üzerinden kurulmalı. Ancak mevcut kolektifler, duygusal yüklenmeleri sıklıkla “toxicity” ya da şiddet olarak etiketliyor ve dışlama mekanizmalarını devreye sokuyor. Bu da, hataya yer bırakmayan, travmayla başa çıkmaya çalışırken daha fazla travmatize eden bir döngü yaratıyor.
Clementine Morrigan’ın bakım ve şefkat temelli etik yaklaşımı, bu noktada bize alternatif yollar sunuyor: Dayanışma, suçlama ve aforoz etmekten değil; birbirimizin karmaşıklığını, çelişkilerini, hatalarını ve büyümeye olan ihtiyacını birlikte taşımaktan geçebilir. Suçluluk duygusu burada yalnızca bireysel bir vicdan meselesi değil; kolektiflerin şefkatsiz yapılarına işaret eden politik bir sonuç. Çünkü hataya yer bırakmayan kolektiflerde insanlar, geçmiş travmalarıyla baş etmek yerine, yeni travmaların içinde yalnızlaşabiliyor. Oysa dayanışma, duygusal yük taşımayı bir zayıflık değil, politik bir bağ kurma biçimi olarak görebilmeli.
Moral gatekeeping, görünürlük baskısı ve düşünce polisliği gibi pratikler; queer alanlarda bir tür içeriden toplumsal cinsiyet karşıtlığı yaratıyor. Yani yalnızca dışsal baskılarla değil, içeriden işleyen kontrol mekanizmalarıyla da karşı karşıyayız. Ve bu içeriden gelen denetim, çoğu zaman daha görünmez ama daha derin ve kalıcı izler bırakıyor. Kimlik siyaseti içinde işleyen içsel baskılar, kolektiflerin nefes alınamaz hale gelmesine bile neden oluyor.
Toplumsal cinsiyet karşıtlığı sadece dışarıda değil. İçeride, görünürlük yarışı, ahlaki denetim, iptal korkusu ve sınıfsal körlükle örülmüş yapılarla da yüz yüzeyiz. Ama queerlik bir checklist değil. Bir “geçiş sınavı” da değil. Bu bir varoluş biçimi.
Ne yapmalı?
Dayanışmayı estetik benzerlik üzerinden değil, ortak maddi ve duygusal ihtiyaçlar üzerinden kurabiliriz. Hataya alan açmak, duygusal yük taşımayı bir zayıflık değil, politik bir bağ kurma biçimi olarak yeniden düşünmek, ilişkilerimizi rekabet ve onaylanma dinamiklerinden çıkarıp karşılıklı destek, bakım ve sorumluluk zeminine taşımak mümkündür. Clementine Morrigan’ın savunduğu gibi, cezalandırıcı politikalardan uzaklaşıp bakım merkezli ilişkiler inşa etmek, sadece bireysel değil, kolektif iyileşmenin de önünü açar.
Çünkü toplumsal cinsiyet karşıtlığı yalnızca yasalarla, devlet politikalarıyla ya da muhafazakâr söylemlerle değil; görünürlük ekonomisi, moral gatekeeping, sınıfsal körlük ve temsil yarışlarıyla da güçlenir. Dışarıdan gelen baskılarla içeriden işleyen denetim mekanizmaları birbirini beslediğinde, queer alanlar özgürleşme vaadini yitirir ve tam da karşı çıktığı sistemlerin yeniden üretildiği mekânlara dönüşür.
Bu nedenle, queer politikanın geleceği, kimliğin bir onaylanma kriterine ya da pazarlanabilir bir imaja indirgenmediği; kırılganlığın, çelişkilerin ve hataların birlikte taşınabildiği dayanışma biçimlerine bağlıdır. Toplumsal cinsiyet karşıtlığına karşı gerçek bir direniş, yalnızca “biz” ile “onlar” arasındaki sınırda değil; “biz”in kendi içinde de süren mücadelede kazanılır.
Kaos GL dergisine abone olun
Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Toplumsal Cinsiyet Karşıtlığı-2 dosya konulu 205. sayısında yayınlanmıştır.
Abone olmak veya tek sayı satın almak için tıklayın.
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
Etiketler: insan hakları, kadın, kültür sanat, yaşam, trans, lgbti, ifade özgürlüğü, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
