31/03/2026 | Yazar: Nina Keese ve Beril Önder
Türkiye’de LGBTİ+’ları ve hak örgütlerini kriminalize etmeye yönelik tekrarlanan girişimler, ülkede LGBTİ+ topluluğu ve hak savunucularının insan haklarının on yılı aşkın süredir sistematik biçimde inkâr edilmesinin bir yansımasıdır.
Nina Keese ve Dr. Beril Önder’in[1] ilk olarak Opinio Juris’de yayınlanan “Debate Over a New Judicial Package in Türkiye Heightens the Urgency of Kaos GL v. Türkiye Before the ECtHR” başlıklı yazısını KaosGL.org okurları için Türkçeye çevirdik.
Fotoğraf: Fulya Oral / csgorselarsiv.org
Kaos Gay ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği (Kaos GL) v. Türkiye (Başvuru no. 27507/23 ve 5797/22), Türkiye’de LGBTİ+ haklarını savunan gruplar tarafından düzenlenen Onur Yürüyüşleri ve diğer kamusal etkinliklere getirilen yerel yasaklara ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde görülmekte olan bir davadır. 2 Aralık 2024’te altı insan hakları örgütü davaya üçüncü taraf görüşü sunarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) ihlal eden ve LGBTİ+ hak örgütlerinin karşı karşıya kaldığı sistematik kısıtlamaları ortaya koymuştur. Görüşte, Türkiye’deki yetkililerin on yılı aşkın süredir LGBTİ+’ları ve örgütlerini hedef alan uygulamalarının cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelinde ayrımcılık teşkil ettiği vurgulanmıştır.
Bu dava, LGBTİ+’lar ve hak örgütlerine yönelik ayrımcılığı derinleştirecek yasal reformların, sivil toplum ve insan hakları savunucularının güçlü eleştirileri sonucunda son anda engellendiği kritik bir döneme denk gelmektedir. 27 Kasım’da Türkiye’de iktidarda bulunan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne “11. Yargı Paketi” olarak anılan kapsamlı bir reform yasa taslağı sunulmuştur. Taslağın sızdırılan bir versiyonu, LGBTİ+ haklarında ciddi bir gerilemeye yol açacak ve Türkiye’nin uluslararası insan hakları yükümlülüklerini açıkça ihlal edecek ayrımcı reform önerileri içerdiğini ortaya koymuştur. LGBTİ+’ları ve hak örgütlerini kriminalize etme tehdidi taşıyan bu hükümler, Meclis’e sunulan nihai metne dahil edilmemiştir. Ancak benzer önerilerin daha önce sızdırılan bir taslakta da yer almış olması, bu tür düzenlemelerin tekrar tekrar gündeme getirilmeye çalışıldığını göstermektedir.
Türkiye’de LGBTİ+’ları ve hak örgütlerini kriminalize etmeye yönelik tekrarlanan girişimler, ülkede LGBTİ+ topluluğu ve hak savunucularının insan haklarının on yılı aşkın süredir sistematik biçimde inkâr edilmesinin bir yansımasıdır. Bu durum aynı zamanda LGBTİ+ hakları etrafında sürdürülen savunuculuk ve mobilizasyon çalışmalarının önemini ve insan hakları mahkemeleri ile kurumlarının Türkiye’nin bu alandaki insan hakları yükümlülükleri konusunda net bir tutum alması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu yazı ilk olarak Kaos GL v. Türkiye davasında sunulan üçüncü taraf görüşünden hareketle Türkiye’de LGBTİ+ haklarına yönelik mevcut sistematik ihlallerin bazılarını ortaya koymaktadır. Ardından LGBTİ+ topluluğunun ve onları savunanların haklarını hedef alan, sızdırılan reform önerilerini ele almakta ve bu önerilerin insan haklarıyla açıkça çelişen bir LGBTİ+ karşıtı gündemi yansıttığını açıklamaktadır. Son olarak yazı, ülkede LGBTİ+’lar ve hak örgütleri üzerindeki baskı giderek artarken, bu ihlallerin ve gelişmelerin acilen ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde LGBTİ+ haklarının sistematik ihlalleri
Kaos GL v. Türkiye başvurusunda, Türkiye merkezli LGBTİ+ hakları örgütü Kaos GL, Türkiye’de LGBTİ+ haklarını savunan örgütlerin Onur Yürüyüşleri ve kamusal etkinliklerine getirilen yerel yasaklar nedeniyle (AİHS) kapsamındaki birçok hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Bunlar arasında örgütün ve üyelerinin toplantı ve örgütlenme özgürlüğü, özel hayata saygı hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü, etkili başvuru hakkı ve ayrımcılık yasağı yer almaktadır.
Altı insan hakları örgütü tarafından sunulan üçüncü taraf görüşünde[2], Türkiye’de LGBTİ+’ların toplantı ve kolektif faaliyetlerine yönelik genel yasaklar, şiddet kullanılarak dağıtma ve keyfi mahkûmiyetler dahil olmak üzere sistematik kısıtlamalara dikkat çekilmiştir. Hukuki güvencelerin yetersizliği ile yetkililerin yasayı keyfi biçimde yorumlayıp uygulamasının mümkün kıldığı bu keyfi kısıtlamalar, çoğu zaman “kamu düzeni”, “güvenlik” veya “toplumsal hassasiyetler” gibi muğlak gerekçelere dayandırılmaktadır.
İkinci olarak görüş, LGBTİ+ etkinliklerine getirilen yasaklara karşı iç hukuk yollarının etkisizliğine dikkat çekmektedir. AİHM’in Bączkowski ve Diğerleri v. Polonya kararında (para. 82) ve diğer içtihatlarda (para. 109) vurgulandığı üzere, bir etkinliğin planlanan tarih veya zamanda yapılmasının engellenmesi, toplantı özgürlüğü hakkını anlamsız hale getirebilir.
Bu bağlamda, bir kamusal etkinliğin zamanı ve mekânının siyasi ve toplumsal etkisi açısından taşıdığı önem dikkate alındığında, etkinliğin planlanan tarihinden sonra sağlanan hukuki başvuru yolları yeterli değildir. Türkiye’de etkinlik yasakları teorik olarak yargı yoluyla itiraz edilebilir olsa da, LGBTİ+ etkinlikleri çoğu zaman başlamasına günler ya da saatler kala yasaklanmakta, bu da organizatörlerin etkinlik tarihinden önce yargısal denetim elde etmesini engellemektedir. Yasakların kaldırılması veya yürütmenin durdurulması taleplerine ilişkin süreçler çoğu zaman makul olmayan gecikmelere maruz kalmakta ve kararlar bazen yıllar sonra iptal edilmektedir. Ayrıca iç hukuk mahkemeleri, toplantı ve örgütlenme özgürlüğü ile etkili başvuru hakkına ilişkin standartları anlamlı biçimde uygulamak ve korumak konusunda defalarca başarısız olmuş; yetkililer ise LGBTİ+ hak örgütleri lehine verilen kararları görmezden gelerek benzer etkinlikler için yeni yasaklar getirmiştir (bkz. görüşün 11. paragrafı). Anayasa Mahkemesi’ne(AYM) yapılan başvurular da ciddi gecikmelere maruz kalmış (bkz. Türkiye’de ifade ve medya özgürlüğü, insan hakları savunucuları ve sivil topluma ilişkin Memorandum para. 56) ve AYM, LGBTİ+ örgütlerine yönelik ayrımcılık ve hak ihlallerini esaslı biçimde ele alma konusunda isteksiz davranmıştır.
Üçüncü olarak görüş, LGBTİ+’ların haklarını ihlal eden ve onların ifade özgürlüğü ile örgütlenme ve toplantı özgürlüğünü kullanmalarını engelleyen diğer uygulamaları da ortaya koymaktadır. Buna, barışçıl LGBTİ+ toplantılarını ve etkinliklerini dağıtmak için sistematik biçimde orantısız güç-çoğu zaman işkence veya kötü muameleye varan uygulamaların- kullanılması ve keyfi gözaltılar dahildir. LGBTİ+ protestolarına katılan kişilere yönelik ceza yaptırımları ve para cezalarıyla yürütülen yargısal taciz, bu tür faaliyetlere katılımı daha da caydırmaktadır. Dernekler ve aktivistler ayrıca kötüye kullanılan denetimler ve incelemeler gibi idari tacizlerle karşı karşıya kalırken, üniversite öğrencileri kampüs dışında düzenlenen Onur Yürüyüşlerine katıldıkları için disiplin soruşturmalarına maruz bırakılmaktadır. Bu uygulamalar, devlet yetkilileri ve siyasetçilerin LGBTİ+’lara yönelik giderek artan nefret söylemi ile birleşerek LGBTİ+’lara yönelik şiddeti körüklemekte ve cezasızlık iklimini güçlendirmektedir.
Son olarak üçüncü taraf görüşü, Türkiye makamlarının LGBTİ+’ları hedef alan uygulamalarının cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelinde ayrımcılık yasağını açıkça ihlal ettiğini ortaya koymaktadır.
“Ahlaka aykırı” cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimleri suç haline getirme girişimi
Ekim 2025’te sızdırılan yasa teklifinin taslak versiyonu, Türk Ceza Kanunu’nun (5237 sayılı) 225. maddesinde değişiklik yapılmasını öngörüyordu. Buna göre “biyolojik cinsiyete ve genel ahlaka aykırı” sayılan tutum ve davranışlar ile bunların teşvik edilmesi, övülmesi veya özendirilmesi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak bir suç haline getirilecekti. Değişiklik ayrıca aynı cinsiyetten kişilerin birliktelik kurmasını veya evlenmesini de bir yıl altı aydan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak bir suç olarak düzenliyordu.
Buna ek olarak sızdırılan taslak, cinsiyet uyum ameliyatları için yasal yaş sınırının 18’den 25’e çıkarılmasını, mevcut durumda tek bir tıbbi raporun yeterli olduğu koşulun yerine ise en az üçer ay arayla yapılacak dört ayrı değerlendirme zorunluluğunu getirmeyi öngörüyordu. Taslak ayrıca Ceza Kanunu’na yeni bir madde ekleyerek, bu yeni sınırların dışında cinsiyet uyumuna yönelik sağlık hizmeti sağlayan hem translar hem de sağlık çalışanları hakkında cezai yaptırım imkânı tanıyacaktı.
Sızdırılan yasa taslağının gerekçesi, “tek tipleştirme ve cinsiyetsizleştirme akımlarıyla daha etkin mücadele”” amacını açıkça dile getiriyor ve böylece cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimin suç haline getirilmesinin önünü açıyordu. Eğer Parlamento bu değişiklikleri kabul etmiş olsaydı, Kaos GL davasında da ortaya konduğu gibi zaten sistematik baskı, keyfi müdahale ve hukuka aykırı hak kısıtlamalarına maruz kalan Türkiye’deki LGBTİ+’lar, kimlikleri ve yönelimleri nedeniyle ceza soruşturması ve hapis cezalarıyla karşı karşıya kalacaktı. Teklife güçlü itirazlarda bulunan LGBTİ+ hak savunucuları da LGBTİ+’ların insan haklarını savundukları ve destekledikleri için cezalandırılma riskiyle karşı karşıya kalacaktı.
Hükümet tarafından sızdırılan taslakta öngörülen bu tedbirler ve müdahaleler, Türkiye’nin uluslararası insan hakları hukukundan doğan yükümlülükleriyle açıkça bağdaşmamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi (ICCPR) gibi bağlayıcı hukuki düzenlemeler, LGBTİ+’lar da dahil olmak üzere herkes için yaşam hakkını (AİHS md.2, ICCPR md.6), işkence ve insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağını (AİHS md.3, ICCPR md.7), özel ve aile hayatına saygı hakkını (AİHS md.8, ICCPR md.17), ifade özgürlüğünü (AİHS md.10, ICCPR md.19) ve örgütlenme ve toplantı özgürlüğünü (AİHS md.11, ICCPR md.21 ve 22) güvence altına almaktadır.
İşkence ve kötü muamele yasağı mutlak nitelikteyken ve yaşam hakkı yalnızca çok sınırlı istisnalara tabi tutulabilirken, diğer medeni ve siyasal haklara getirilecek sınırlamaların kanunla öngörülmüş olması, meşru bir amaç gütmesi ve demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı olması gerekir. Her türlü sınırlama ayrıca ayrımcılık yasağına ve kanun önünde eşitlik ilkesine saygı göstermelidir.
Ayrıca Avrupa Sosyal Şartı (ESC) ve Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi (ICESCR)-her ikisi de Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelerdir-kapsamında tüm bireyler sağlık hakkı (ESC md.11, ICESCR md.12) dahil olmak üzere sosyo-ekonomik haklara sahiptir.
Bunun yanında cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelinde ayrımcılık, AİHS md.14, ICCPR md.2(1) ve md.26, ICESCR md.2(2) ve ESC md.E kapsamında yasaktır (Avrupa Sosyal Haklar Komitesi tarafından da teyit edildiği üzere: link1, link2)
Sızdırılan taslakta LGBTİ+’ları ve hak savunucularını suç haline getirmek için kullanılan “genel ahlak” ve “tutum ve davranışlar” gibi ifadeler muğlak ve keyfi yoruma açıktır. Bu durum yetkililere kabul edilemeyecek ölçüde geniş bir takdir yetkisi tanımakta ve özellikle siyasi ya da dini yorumlara bağlı öznel değerlendirmelere dayandığı için hukuki belirlilik ilkesini karşılamamaktadır. Benzer şekilde “genel ahlak” veya çocukların korunması iddiası da cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim hakkındaki stereotiplere dayanan ayrımcı sınırlamaları meşrulaştıramaz. Aksine devlet, ayrımcı mevzuatı ve uygulamaları önlemek ve ortadan kaldırmak ile zararlı stereotiplerle mücadele etmek için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.
Kişilerin cinsel yönelimi veya cinsiyet kimliği nedeniyle yargılanması ve mahkûm edilmesi, demokratik bir toplumda gerekli kabul edilemez.
Ayrıca cinsiyet uyumuna yönelik sağlık hizmetlerine erişim için getirilen orantısız şartlar, ilgili kişilerin haklarının etkin kullanımını zayıflatmaktadır. Amnesty International’ın da belirttiği gibi, cinsiyet uyumuna yönelik sağlık hizmetleri için yaş sınırının 18’den 25’e çıkarılması, bedensel özerklik, sağlık hakkı ve ayrımcılık yasağı üzerinde keyfi bir müdahale oluşturacaktır. Benzer şekilde rapor alınmasına ilişkin koşulların ağırlaştırılması da süreci aşırı derecede zorlaştıracaktır.
Sızdırılan reform önerileri ile Kaos GL davasında gündeme gelen ihlaller birlikte değerlendirildiğinde, hükümetin LGBTİ+ haklarını keyfi biçimde kısıtlamayı derinleştirmeyi ve şiddet, ayrımcılık ve cezasızlığı kurumsallaştırmayı amaçlayan süregelen bir gündeme sahip olduğu görülmektedir. Kaos GL davasına sunulan üçüncü taraf görüşü, devletin görevinin LGBTİ+’ların haklarını korumak olduğunu, onları tehdit ve cezalandırmanın hedefi haline getirmek olmadığını hatırlatmaktadır. LGBTİ+’ları ve LGBTİ+ hareketleri suç haline getirme girişimleri ile cinsiyet uyumuna yönelik sağlık hizmetlerine erişime getirilen keyfi kısıtlamalar, hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir toplumda kabul edilemez.
Hükümetin bu değişiklikleri yasalaştırmaya yönelik iki girişimi şimdiye kadar-büyük ölçüde ülke içindeki güçlü itirazlar sayesinde-başarısız olmuş olsa da, sızdırılan bilgiler Türkiye’deki LGBTİ+’ların karşı karşıya olduğu sürekli ve ciddi tehditleri ortaya koymaktadır. Benzer adımların önüne geçmek için, AİHM de dahil olmak üzere uluslararası insan hakları topluluğunun bu çabaya katılması ve süregelen ihlallere hızlı ve kararlı bir şekilde yanıt vermesi zorunludur.
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
[1] Middlesex Üniversitesi Hukuk Fakültesi merkezli, stratejik dava, araştırma ve savunuculuk konularına odaklanan Türkiye İnsan Hakları Dava Destek Projesi'nin hukuk ekibinin üyeleri.
[2] Turkey Litigation Support Project (TLSP), Eşit Haklar İçin İzleme Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, Üniversiteli Kuir Araştırmaları ve LGBTİ+ Dayanışma Derneği ve Kadının İnsan Hakları Derneği.
Etiketler: insan hakları, medya, yaşam, nefret suçları, aile, siyaset, dava, araştırma, inceleme, heteroseksizm, trans, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
