14/05/2026 | Yazar: Sena Kağnı
Devletin böylelikle yalnız kurumları, sistemleri değil hisleri, ilişkileri, hatta aşkı bile denetleyebilmekte olduğunu her gün biraz daha duyumsuyoruz zaten. Esas soru, bu denetleme işlevinin neden belli bir kesimin her daim aleyhine sonuçlandığı olmalı kanımca.
Fotoğraf: 8 Mart 2025 Dünya Kadınlar Günü eylemi, Bursa
İstanbul Sözleşmesi olağanca savaşıma ve direnişe rağmen iptal edildiğinde on üç, on dört yaşlarında; küçük ama zannediyorum fazlasıyla dişli bir feministtim. O dönemlerde İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması hakkında münazaralar yapılan programlarda kulağıma çalınan başlıca kavramsa toplumsal cinsiyet eşitliğiydi. Öncesinde okuduğum kimi feminizmler tarihi konulu yazı ve queer içeriklerden aşina olduğum bir kavramdı bu eşitlik durumu, aksi gibi o demlerde aklıma bir türü yatmayan şey, bir insanın böylesi bir kavrama niye karşı olacağıydı. Burjuva, işçi sınıfıyla eşitlenmek istemiyordu ve bunu gayet anlaşılabilir buluyordum lakin tüm bireylerin eşitlenmesi ve bunun için bir cinsiyet şartının olmaması neden sorun yaratır, bir türlü anlamlandıramıyordum. Oysa klişeleşmiş bir doxa ve episteme alanı çatışmasıydı kavramayışımın esas nedeni. Tahayyülümde herkesin el ele tutuşarak mutluluk saçması yahut okuduğum kitaplarda hayli haklı olarak feminizmin erkekler için de bir kurtarıcı olduğunun yazılması boşunaydı; devletin, sistemin, ailenin, erkeğin mevzubahis eşitlikle uyuşmayan çıkarları vardı. Yaşım tutmadığı için İstanbul Sözleşmesi’nin varlığının ya da öneminin bilincinde değildim dolayısıyla ancak kaldırıldığını haberlerde duyduğum zaman hissettiğim buhrandan devşirebildim ehemmiyetini, hem bir kız çocuğu hem de aile evindeki dolaplardan birinde kapana kısılmış gizli kimlikli bir lezbiyen olarak “eskiden” haklarımın biraz olsun koruma altında olduğunu düşünmüştüm. Haber programlarındaki çığırtkanlıktan mı yoksa evdekilerin sözleşmenin kaldırılması kararını onaylayan yüz ifadelerinden mi bilmem sanki yaşama hakkım dahi elimden alınmış, ertesi gün darağacına gönderilecekmiş gibi hissettiğimi hatırlıyorum. Yalnız queerlerin infaz edileceği bir tür cadı avı yapmayacaklarına ancak bir hafta sonunda inanabilmiştim. Tahminen bir iki yıl sonra bir fen lisesini kazanıp orada okumaya başladığımda, esasen sahiden de bir cadı avında olduklarını fark etmiş bulundum. Bu yıl sıkça duyduğumuz gibi mezun olduğum lise de bir proje okuluydu ve eğitimciler arasında her telden fobikle, ırkçıyla ve mizojinistle karşılaşabiliyordunuz. Bu süreçte bir devlet okulunun ne kadar ayrımcı ve ne denli problematik olabileceğini keşfettim; kendimi, varoluşumu, feminist ve LGBTİ+ mücadeleyi de usulca keşfetmeye başladığım gibi. Devletin; öğrencisine, hastasına, çalışanına ve onların hayatlarına bu denli müdahil olmak istemesinin bir nedeni olduğunu da kavradım yavaşça. Foucault’un biyopolitika olarak kavramsallaştırdığı ve benim de birinci elden tecrübe ettiğim bu olgu; devletin siyasi düzeni tanzim ederken iradenin esas sahibine yani özneye odaklanmasını, dolayısıyla da hayatın hem toplumsal hem de biyolojik formlarına eskisinden farklı bir müdahalede bulunmasını betimler. Devlet ya da kavramsallaştırmadaki haliyle iktidar, her bakımdan yönetme eyleminin uygulamasını içerir durumdadır. 18. yüzyıldan beri kurageldikleri disiplin toplumu; hapishaneleri, akıl hastaneleri, okulları, sokaklarıyla dahi devlete köklü ve dinamik bir yönetimsellik kazandırmaktadır. Devletin böylelikle yalnız kurumları, sistemleri değil hisleri, ilişkileri, hatta aşkı bile denetleyebilmekte olduğunu her gün biraz daha duyumsuyoruz zaten. Esas soru, bu denetleme işlevinin neden belli bir kesimin her daim aleyhine sonuçlandığı olmalı kanımca. Neden kadınlar baskılanmaya çalışılıyor ve Deniz Kandiyoti’nin tabiriyle ataerkil pazarlığa boyun eğmeleri dayatılıyor mesela? Neden genç bir kadına âşık olmam okulumdakileri nefret söylemine sürüklüyor örneğin? Neden varoluşlarına en uygun şekilde yaşamaya çalışan trans kadınların her gün türlü şiddete maruz kaldığını okuyoruz? Neden şen ve gey olmanın ahlaksızlığı ve kriminalliğini duymak zorundayız mütemadiyen? Şu biyopolitika yahut bu devlet anca toplumun ötekilerine mi güç yetirebiliyor cidden? Bu soruların cevabı ben büyüdükçe her yıl farklı bir boyut kazandı dimağımda ama esasen öğrenmek zorunda kaldığım şey, denetimin devlete bir tür rahatlık getirdiği oldu. Devlet, dini söylemlerini halkın lügatine soktukça ve milliyetçi hezeyanları besledikçe toplum daha kolay denetlenebilir bir ahvale bürünür. Zira Nira Yuval Davis, Sylvia Walby ve Sara Ahmed gibi yazarların da sıkça değindiği üzere devletin bizatihi yapılanması, söylemleri ve unsurları ataerkinin ürünüdür. Ataerkinin yıkılması ya da hiç olmazsa denetimin biraz olsun kırılması demek statüko meşruiyetine darbe vurulması demektir. Aile temelli politikaların akıl almaz yükselişi, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının isminde dahi kadının adı olmaması, kadın bedeninin sürekli denetimi ve LGBTİ+ların kriminalize edilmesi de bu korkudan kaynaklanır. Yine aynı faşizan korku ışığında, kimi toplumsal stigmalar yaratılır ve bireylere ama bilhassa da kadınlara sistemi taşıyıcı görevler ifa edilir. Yuval Davis’in tabiriyle kadınlara atfedilen kimlik ve görevler şu üç başlıkta incelenebilir:
- Milletin biyolojik üreticisi
- “Aile Yılı” ilanı.
- “Kadın öncelikle annedir” vurgusu.
- Erdoğan’ın sezaryen ve kürtaja karşı çıkan açıklamaları
- Sivasspor’a taşıtılan malum pankart
2. Kültürün taşıyıcısı
- Erdoğan’ın kadınları, “gelecek nesilleri yetiştiren annelerimiz” ve “Cumhuriyeti yaşatan” figürler olarak betimlemesi.
- AKP Kadın Kollarının söylemleri: “Millî Mücadele’de kucağında çocuğuyla cepheye koşan kadınlarımız... evinde, milleti için çabalayan kadınlarımız” gibi anlatılarda bulunulması.
3. Etnik sınırların koruyucusu (Millet/Namus Bekçisi)
- Bülent Arınç’ın “Kahkaha atan kadın iffetsizdir.” söylemi
- Kadın bedeni ve giyim kuşamı üzerine verilen hutbeler
- Milliyetçi unsurların söylemlerindeki kadın-millet olgusu: “İffetsiz, asi” kadın ile “tesettürlü, iffetli, dinci kadın” arasında kurulan dikotomi
- LGBTİ+ kadınlara yönelik türlü nefret söylemi
Böylelikle şu meşhur üç çocuk istemini, mutluluk vaadinin dahi ancak belli bir zümre için oluşunu, milliyetçi unsurların kadını milletin namusu olarak betimleyişini ve trans varoluşların toplumdan silinmek istenmesinin nedenini açıklığa kavuşturabilirim kanımca. “Türklere HIV bulaşmaz” türevi söylemlerin istisnalı milliyetçiliğini ve biyolojik determinizmini, kadınların aile içine hapsedilmek istenmesini, atanmış cinsiyetiyle toplum ve devlet tarafından zorbalanan bireylerin deneyimlerinin sümen altı edilmesini kınadığım ölçüde kavrayabilirim de. Lakin 18 yaşında hayli körpe bir queer feminist olarak bütünüyle emin olduğum tek şey; mevcut şiddet, denetim ve infaz mekanizmasına karşı tek geçer akçenin birbirimizin deneyimlerine sarılmak olduğu, feminist ve sosyalist davasını miras bırakan anneannemin gençliğinden benim gençliğime değişmeyen yegane şeyin direniş ve mücadele olduğudur diyebilirim. Bana öteki olmanın suç olmadığını öğreten anneanneme ve tanıştığım her kadının hikayesine uzaktan, soyut da olsa sarılabilirim zira devletin, milliyetçi ve dinci söylemler; baskıcı, yıldırıcı politikalarla ördüğü korku ağını tek başıma çözemeyeceğimi de öğrendim, kendime ilk kez feminist dediğim 7 yaşımdan bu yana. Asla yalnız yürümeyeceğiz.
Kaos GL dergisine abone olun
Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Toplumsal Cinsiyet Karşıtlığı-2 dosya konulu 205. sayısında yayınlanmıştır.
Abone olmak veya tek sayı satın almak için tıklayın.
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
Etiketler: kadın, özel haber, araştırma, inceleme, yorum
.jpg)