16/04/2026 | Yazar: Vartan Halis Yıldırım

Hegelci diyalektiğe göre, LGBTQ+ ilişkilerin yalnızca bireysel düzeyde yaşanması yeterli değildir; esas olan, bu ilişkilerin toplumsal olarak tanınmasıdır.

Hegel ve queer tanınma Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Bu yazı, Hegel felsefesi aracılığıyla devlet, ahlak ve aşk ilişkisini güncel LGBTQ+ mücadeleleri bağlamında tartışmayı amaçlamaktadır. Hegel felsefesi, günümüzün şartlarında yeniden yorumlanmaya imkân tanımaktadır. Bu nedenle, yalnızca Hegel’e atıf yapmak yeterli değildir; onun aile, eşcinsellik, ahlak anlayışı, devlet ve diyalektik üzerine düşüncelerini bütünlüklü bir şekilde ele almak gerekir. Yazı, Hegel felsefesini derinleştirdiği yerlerde, onun felsefesi üzerine hâkimiyet kurmaya çalışan muhafazakâr görüşleri aynı zamanda boşa çıkarmaktadır.

Hegel’in bıraktığı çelişki

Bu yazı, LGBTQ+ haklarının felsefî temeline ışık tutmak üzere Hegel felsefesi çerçevesinde "Sol" ve "Sağ Hegelciler" ayrımıyla başlayan bir düşünme davetidir. Genel hatlarıyla bu bölünmenin ifade biçimi, Hegel’in devlet ve aile gibi kurumlara yönelik tutumunda nihai bir sonuca vardığını öne süren ve bu sonuçlar üzerinden felsefe yapmaya çalışan düşünsel çizgiye “Sağ Hegelcilik” adı verilir. Sol Hegelciler ise Hegel’in yöntemiyle ulaştığı sonuçlar arasında bir gerilim olduğunu savunur. Onlara göre Hegel’in yöntemi, ulaştığı her türlü sonucu aşan, aufheben eden (aşarak kaldıran) bir nitelik taşır. Bu nedenle, söz konusu çelişkinin Hegel’in yöntemi lehine yorumlanması gerektiğini belirtirler.

Marx, sol Hegelciler arasında en tanınmış isimdir. O, yalnızca Hegel’in vardığı sonuçlarla yöntemi arasındaki çelişkide yöntemi savunmakla kalmaz; bu yöntemin maddi bir zemine oturtulması ve geliştirilmesi gerektiğini de ileri sürer. Hegel’in, bilincin kendi sınırlarını ve çelişkilerini tarih içinde tanıyarak ve onları aşarak ilerlemesi yönündeki yaklaşımı yerine, Marx toplumsal ilişkileri sınıf çelişkileri temelinde ele alır. Ona göre devlet ve aile gibi kurumlar, baskı ve sömürü düzeni içinde tarihsel olarak ortaya çıkmış, bu düzenle birlikte ortadan kalkacak yapılardır.

Hegel ise insanı, içinde yaşadığı kurumlar bağlamında değerlendirir. İnsan topluluklarının tarihsel gelişimini devletten başlatmasının temelinde bu yaklaşım yatar. Bu noktada Hegel, Aristoteles felsefesinin bir devamcısıdır. Aristoteles, insanın doğası gereği ‘şehir devleti’li (politikon) bir varlık olduğunu söyler. Türkçeye çoğunlukla ‘toplumsal’ olarak çevrilen politikon, aslında şehir devleti anlamına gelen polis kelimesinden türemiştir. Yani bu kavramı ‘toplumsal’ olarak anlasak da, kökeninde şehirle doğrudan bir bağ vardır. Aristoteles’e göre devletli yaşamın dışında kalanlar ya tanrıdır ya da hayvan.

Ahlak: Kant ve Hegel’in farkı

Hegel’e göre ahlaksal yaşam (Sittlichkeit), aile, sivil toplum ve devletten oluşan üç temel aşamada gelişir. Aile, sevgi ve yakın ilişkiler temelinde bireyin toplumla kurduğu ilk etik bağı temsil eder. Sivil toplum (bürgerliche Gesellschaft), bireysel çıkarların ve özgürlüklerin ekonomik ilişkiler içinde müzakere yoluyla dengelendiği düzlemdir. En yüksek kurum olan devlet ise bireysel çıkarları evrensel bir irade (Geist, tin) altında birleştirerek özgürlüğü somutlaştırır.

Sittlichkeit, bireylerin ahlaksal değerlerini toplumun tarihsel, kültürel ve kurumsal yapısı içinde edindiği ve uyguladığı bir yaşam biçimidir. Birey, bu ortak ahlaksal çerçevede toplumla uyumlu ve anlamlı ilişkiler geliştirir. Bu anlayış soyut değil; tarihsel olarak biçimlenmiş, somut ve içeriklidir. 

Alman idealizminde ahlak felsefesi konusunda Kant bir zirve noktası olmuş, Hegel onun felsefesinin diyalektik reddedişini, LGBTQ konusunda başka bir zemini de hazırlayarak, gerçekleştirmiştir. Kant’ın geliştirdiği bireysel ahlak anlayışı (Moralität), bireyin akıl yoluyla kendi başına ulaştığı soyut ahlak kurallarına dayanır. Bu kurallar evrensel, biçimsel ve soyuttur; Kant’ın evrensel etik yasalarında olduğu gibi. Hegel ise buna karşılık, ahlakın tarihsel ve toplumsal bir temeli olduğunu savunur. Ona göre ahlak, geleneklerin ve kültürel sürekliliğin bir ürünüdür. Nitekim Kant’ın birey temelli ahlak anlayışına rağmen, “moral” kavramının kökeni olan Latince moralis, toplum içinde uygun davranış, gelenek, görenek ve görgü kuralları anlamına gelir. Almanca Sittlichkeit (Sitte) da benzer biçimde bu tarihsel-toplumsal bağlama işaret eder.

Hegel’in bu töresel ahlak kavramı, yaşamı bireysel vicdan ve soyut ilkelerden çıkararak toplumun somut yaşamına, kültürüne ve kurumlarına yerleştirir. Ona göre gerçek ahlaksal yaşam, ancak bireylerin toplum içinde birbirlerini tanıyıp kabul etmesiyle ortaya çıkar; böylece birey ile toplum arasındaki uzlaşma sağlanır. Bu yaklaşımıyla Hegel, ahlaksal tartışmaları tarihsel, toplumsal ve siyasal bir bağlama oturtarak, günümüzde hâlâ geçerliliğini koruyan önemli bir katkı sunmuştur Ayrıca o bazı davranışların toplumsal tanınma yoluyla kurumsallaştığını ve bu kurumsallaşmanın da değişen toplumsal gerçeklikler doğrultusunda yeniden biçimlendiğini öne sürer.

Hegel’in aşk ve evlilik kurumuna bakışı, döneminin genel önyargılarını içinde barındırır. Romantize edilmiş bir aşk anlayışının yanı sıra, kadın ve erkeğin biyolojik temellere dayandırılan görev dağılımları da felsefesinde yer bulur. Kadını daha çok pasif bir konumda, ev içi roller üzerinden tanımlarken; erkeği dış dünyada görev üstlenen, aktif bir özne olarak konumlandırır. Bu ayrımı mutlak bir son olarak sunması, Hegel’in bu eşitsiz yapıyı —her ne kadar hukuksal bir temelde eşitlemeye çalışsa da— tanıma (Anerkennung) kavramı çerçevesinde ele almasına yol açar. Dolayısıyla, Hegel’in bu yaklaşımı, günümüzde toplumsal cinsiyet ilişkilerini ele alırken hâlâ tartışmaya değer yönler sunar. 

Kant ile Hegel arasındaki bu fark, George Lukacs’a göre daha derin farklıların devamıdır. Lukács’a göre (Genç Hegel), Hegel’in “Etik Dünyanın Trajedisi”ndeki mistifikasyonu, (Cözümsüz çatışan ahlaki yükümlülükler) insan varoluşunun aydınlık yönleri ile alt dünyanın karanlık güçleri arasındaki mücadele şeklinde ortaya çıkar. Hegel bu durumu, Aeschylus’un Oresteia üçlemesine referansla örnekler; burada Apollo ile Erinnyeler (suçluları cezalandıran, intikamcı yeraltı tanrıçaları) arasında ışık ve karanlık arasındaki mücadele sahnelenir. Trajedi, Furiler’in yatıştırılmasıyla belirsiz bir sona ulaşır; bu da tarihte hiçbir ilkenin tamamen yok edilemeyeceğini, aksine bu iki gücün çatışmasının sürekli olarak yeniden üretildiğini gösterir. (Antik dünya figürleri modern dünyanın bir kez daha sembolleri oldu burada) Hegel’e göre etik doğa, organik yapıyla tamamen özdeşleşmemek adına ondan ayrılır; ancak bu mücadele süreci içinde, karşıtını tanıyarak iki zıt gücün ilahi özde (Geist) uzlaşmasına ulaşır.Lukács, Hegel’in özellikle aile kurumunda ‘alt dünya’nın izlerini gördüğünü belirtir; aile, doğanın kurabileceği en yüksek bütünlük olarak değerlendirilir. Hegel, aşk, evlilik ve ailenin toplumsal yönünü reddetmez; aksine, Kant’ı evliliği yalnızca bireyler arası keyfi bir sözleşmeye indirgediği için eleştirir. Ona göre bu anlayış, evliliğin doğal, kültürel ve manevi boyutlarını yok sayar. Bu nedenle Hegel, bu yaklaşımı, toplumsal ve ruhsal değerlerden yoksun olduğu için 'barbarca' olarak nitelendirir. Hegel bunun yerine, doğal belirlenimlerle toplumsal yapılar arasındaki karmaşık ilişkiyi, yani diyalektiği ortaya koyar ve bu çerçevede nesnel idealizmin (bireyin ötesinde, toplum ve tarih içinde işleyen aklın önceliğini savunan yaklaşım) öznel idealizme (bilgiyi yalnızca bireyin deneyimi ve bilinciyle sınırlı gören anlayışa) üstün olduğunu ileri sürer. Hegel felsefesi, doğal belirlemelerden kaynaklanan engellerle belirlenmiş ilişkilerin yerine kültürel ve kurumsal düzeyde kurulmuş, daha yüksek bir birlik önermektedir. Yani Hegel, kazanılmış haklar ve toplumsal tanımayla, kişilerin ilişkilerinin kendisini ileri taşındığını belirtir. Nesnel idealizm, toplumsal değerlerinin yapıların, toplumsal ilişkilerin içinde geliştiği söyler iken, ahlak bireyin tek başına kendince düşündüğü fikirlerden öte, toplumdaki ilişkilerin ve kurumların içinde belirlenir.

Kant’ın insani ilişkileri kurumsallık öncesi ele alması onun felsefesine ilerici bir nokta kazandırmaz, eşcinsel ilişkiler burada bile doğal değildir. Hegel içinse, eşcinsellik, insan eti yemek ve ensest, sadece doğal olmamakla kalmaz, aynı zamanda akıl da onları reddeder, kurumsallıklarını engeller. Bu pozisyonlarına rağmen, kadın ve erkeğin biyolojik farklılıklarının, kültürel ve kurumsal düzeyde aşılmasıyla yeniden kurulabilecek bir birlik tasavvuru Hegel’in düşüncesinde yer bulur. Ancak burada sormak gerekir: Hegel, kadın ve erkek üzerine kurduğu bu denklemle gerçekten kendisini sınırlamış mıdır? Bu soruya “hayır” yanıtını düşündürecek ilginç bir pasaj mevcuttur: 

“Bir dizi Lokrer, oğlanların aşkı uğruna kendini astı. Yunan oğlan aşkı henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Bunun içinde kadınlara karşı asil bir hor görme mevcut olup, yeniden doğması gereken bir tanrının işareti olduğu anlaşılmaktadır.” (Hegel, Werke II, s. 540) 

Bu pasajda Hegel, eşcinsel ilişkiyi küçümsemek bir yana, onu asil bir ilişki biçimi olarak tanımlar. Dahası, bu ilişkiyi yalnızca bireysel bir yönelimi değil, tarihsel olarak yeni bir dönemin başlangıcını işaret eden bir olay olarak yorumlar. “Yeni bir tanrının doğuşu” ifadesi, burada yalnızca mitolojik bir imge değil, aynı zamanda felsefî ve tarihsel bir dönüşümün habercisidir. Altın Çağ, Platon’un Şöleni ve Eros adlı yazımda, LGBTQ ilişkilerin felsefik tartışmasına bir girizgah yapmıştım, lakin bu dönem tartışmaları günümüze kadar gelen bir felsefik tartışmayı da beraberinde getirdi. 

Tarih öncesi köpekler ve şimdizaman

“Tarih öncesi köpekler havlıyordu,” der Cemal Süreya, bir Dersim 38 sürgünü olarak o yolculuğu anlatırken. O tarihten sonra, tarih öncesi köpekler hep şu anda var olmaya başladı. Türkiye’de zaman, tarih öncesi köpeklerin havlamalarıyla geçiyor. Benjamin’in geçmiş, şimdi ve gelecek zamansal kategorilerini yoğunlaştıran “şimdizaman” (Jetztzeit) fikri bir şiir olsaydı — ki bu dizede gelecek mefhumu yoktur, yalnızca geçmiş ve şimdi vardır — bu eksikliğe rağmen Türkçe’de yine de etkili bir biçimde ifade edildi.

Benjamin’de zaman, kendi içinde gelişen ve insanları otomatik olarak daha iyi bir geleceğe götüren bir kavram değil, kırılma anlarında ezilenlerin tarihsel intikamını alacak tarih meleğinin ortaya çıkmasına imkan kavramdır. Zamanın, tek bir biçimini savunmaz gene de Benjamin. Modern kentlerde cinselliğin de değiştiğini üzerine durur, Baudelaire üzerine yazısında “Lezbiyen, modernitenin kahramanıdır” der. (Gesammelte Werke, S.594) Hegel Antik Yunan’da yeni doğacak tanrının habercisi olarak değerlendirdiği eşcinsel ilişkiyi, Benjamin Antik Yunan’daki onurlu ve kararlı kadın figürlerin, deneyimin parçalandığı, anlamın metalaştığı bir dönem olan modernitede ortaya çıkmasıdır.

Felsefenin tarihsel olduğu anlayışı, bu her iki filozofu, eşcinsel ilişkiyi değerlendirmede, o anda olanın değil, Benjamin’de olduğu gibi tarihte yatan, geçmişte olanın, yeni bir çağda yeniden, zamanın şartlarına uygun olarak ortaya çıkmasıdır.  Bu yüzden Benjamin melankolik olarak geçmişin günümüzde gerçekleşmesini talep ederken, Hegel ise, karışık hale gelen, daha komplike ilişkilerin, geçmişin birikimini de içinde barındırarak, özgürlüğe daha yakınlaştığını savunur.  Benjamin ‘’Hiçbir ahlaki (sittlich) karar, dilsel bir biçime bürünmeden ve katı anlamda başkalarına aktarılmadan yaşama geçemez.’’ der. ( GS I.1, s. 148–149​) Ahlaki değerlerin toplumsal olarak birbirlerine aktarılması yani norm olması süreci, Hegel felsefesinin toplumsal tanınma felsefesine Benjamin’in yaklaştığı anlardan birini oluşturur.

LGBTQ+ tanınma mücadelesi ve Hegel

Hegelci diyalektiğe göre, LGBTQ+ ilişkilerin yalnızca bireysel düzeyde yaşanması yeterli değildir; esas olan, bu ilişkilerin toplumsal olarak tanınmasıdır. Örneğin, LGBTQ+ bireylerin yasal olarak heteroseksüel çiftlerle aynı haklara sahip olması ya da aynı işi yapan kadın, erkek ve diğer cinsiyetlerin eşit ücret alması, bu toplumsal tanınmanın somut örnekleridir. Bireylerin kendi varoluşlarını aşma arzuları ve bu arzulara toplumsal bir statü kazandırma talepleri, ikili cinsiyet sistemine dayalı bir diyalektik içinde değerlendirilemez. Hegel’in yalnızca bireyin ahlaki sorumluluğunu değil, aynı zamanda toplumsal normları ve kurumsal yapıları merkeze alan yaklaşımı, LGBTQ+ meselesinde önemli bir felsefî zemin sunmaktadır. Bu noktada, bazı uluslararası deneyimler yol gösterici olabilir. 

2001 yılında Hollanda’nın eşcinsel evliliği yasallaştırması, dünya genelinde benzer yasal değişimlerin önünü açtı. Almanya (2017), ABD (2015), İrlanda (2015), Tayvan ve Arjantin gibi ülkeler bu yönde adımlar attı. Bu gelişmeler, bireysel hakların ötesinde, LGBTQ+ ilişkilerin toplumsal ve yasal tanınmasını simgelemektedir. Eşcinsel çiftlere evlat edinme hakkı da birçok ülkede tanındı. Hollanda, İsveç, Kanada, İspanya, ABD ve Arjantin’de bu hak hem yasal hem kamusal düzeyde meşrulaştırıldı. Bu ülkelerde evlat edinme süreci, hem biyolojik çocukların hem de taşıyıcı annelik gibi yöntemlerle doğan çocukların yasal olarak tanınmasını kapsamaktadır. Bu uygulamalar, eşcinsel bireylerin çocuk sahibi olma hakkını yalnızca özel değil, aynı zamanda yasal ve kamusal düzlemde de meşrulaştırmakta ve tanınma sürecini toplumsal olarak pekiştirmektedir.

Hegel felsefesinde, hakların toplum tarafından tanınması, onların yasa olarak hayata geçirilmesi ve uygulanması anlamına da gelir. İnsanların kendi üstlerinde cinsel baskıdan kurtularak, özgürce ilişki kurmasının toplumsal tanınması, hala günümüzde önemli bir felsefik noktayı oluşturmaktadır. Türkiye’de eşcinsel evlilik, evlat edinme hakkı toplumun demokratikleşmesi için ve birçok insanın hayatını güzelleştireceği için elzemdir ve imkansız değildir. Burjuva aile yapısı, özel mülkiyeti idare etme yöntemlerinden biridir. Yıldız Tar ve diğer hak savunucularının, siyasi mahkumların özgürleşmesi, yalnızca bireysel değil, kamusal tanınma ve toplumsal dönüşüm için gereklidir.

Toplumsal mücadelenin uzun soluklu mesafelerinde, felsefenin bu mücadelenin ana hatlarını hatırlatmakta, güncellemekte ve yeni tartışmaları gündeme getirmekteki önemi göz önünde bulundurulmalıdır. Diyaletik felsefe, hayatın içindeki gerçekleri kavramsallaştırmakta, anlamakta ve uygulamakta yol göstermektedir. Hegel felsefesi, toplumsal eşit haklar mücadelesinde bireyin tanınmasının (Anerkennung) ne kadar önemli olduğunu bize hatırlatır. Marksist görüş ise, bu hukuksal eşitliğin, eşitsiz ekonomik ve toplumsal gerçeklik karşısında yetersiz kalacağını; bu nedenle eşitlik kavramının genişletilmesi gerektiğini savunur. LGBTQ hareketin yakın tarihine baktığımızda, 1970'ler, kapitalist ve ataerkil topluma karşı cinsel özgürlüğün, kadın hareketinin ve işçi sınıfı direnişlerinin buluştuğu bir dönemdi; tek eşli aile yapısı, dini ahlaklar ve kadınların toplumsal rolleri radikal biçimde sorgulanıyordu. Ancak 1980’lerden itibaren neoliberalizmin yükselişiyle birlikte bu mücadele geri çekildi. Latin Amerika gibi bölgelerde yoksulluk, güvencesizlik ve emperyalist müdahaleler artarken, cinsel kimlik, arzu ve fantezi, daha sonra, herkesin erişemediği ve erişemeyeceği kâr nesnelerine dönüştürüldü. Örneğin, eşcinsel arkadaş çevreleri, vs. gibi. Yani toplumsal tanınmayı tamamlayamadan, çözülme, çürüme ve metalaşma güç kazanır. LGBTQ’ların modernliğin kahramanları olarak kalması, bu sürece karşı alacakları tavırlarda alakalıdır artık.

Genelde ise devlet, aile ve özel mülkiyet gibi kurumlar içinde bir eşitliğin mümkün olmadığını vurgulayan bu Marksist görüş, aynı zamanda LGBTQ+ mücadelesinin bu sınırları aşmak zorunda olduğunu gösterir ve bunu aşmak için mücadele verilmesini telkin eder. Lakin bu, toplumun önemli kesimlerinin sosyal, hukuksal ve ekonomik dışlanmalarını, ileriki bir gelecekteki topluma devredilmiş görevler olarak değil, bugünkü özgürlük mücadelesinin birer parçası olarak görür. Bu mücadele, toplumsal önemini ve herkes için özgürlüğü hedefleyen yapısını tekrar tekrar ortaya koyar.

Kaos GL dergisine abone olun

Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Dayanışma dosya konulu 202. sayısında yayınlanmıştır.

Abone olmak veya tek sayı satın almak için tıklayın.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.



Etiketler: insan hakları, siyaset, araştırma, inceleme, yorum
Kaos