29/05/2026 | Yazar: Sarphan Uzunoğlu

Gecenin bir yarısı, sayısız ekrana yansıyan kod satırlarının ve masadaki dördüncü ya da beşinci diyet kola kutusunun parıltısının yanı başında, modern çağın yeni lordları dünyayı şekillendiriyor. Bu lordlar, demir zırhlar kuşanıp kalelerden hükmetmek yerine, Silikon Vadisi’nin camdan plazalarından algoritmalarla ve 280 karakterlik fermanlarla dijital evrenimize hükmediyor.

Diyet kola bağımlısı teknoloji lordlarının çağında toplumsal cinsiyet ve medya Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Gecenin bir yarısı, sayısız ekrana yansıyan kod satırlarının ve masadaki dördüncü ya da beşinci diyet kola kutusunun parıltısının yanı başında, modern çağın yeni lordları dünyayı şekillendiriyor. Bu lordlar, demir zırhlar kuşanıp kalelerden hükmetmek yerine, Silikon Vadisi’nin camdan plazalarından algoritmalarla ve 280 karakterlik fermanlarla dijital evrenimize hükmediyor.

Bu tabloyu anlamak için Pierre Bourdieu’nün kavramları bize güçlü bir mercek sunabilir. Ona göre, iktidar sadece açık baskıyla değil, çoğu zaman “doğal” ve “kaçınılmaz” gibi görünen, görünmez biçimde işleyen bir sembolik şiddet aracılığıyla da sürer. Teknoloji lordlarının “ifade özgürlüğü” söylemi altında, kimi zaman ataerkil kodları ve güç ilişkilerini yeniden üretmesi, bu görünmez şiddetin tipik bir örneğidir. Ayrıca bu dijital platformlar, Bourdieu’nün alan dediği özgül kurallara ve güç dengelerine sahip özerk bir evren gibi işler; ancak siyaset ve ekonomiyle sürekli etkileşim hâlinde, mücadele içinde var olur.

Bu yeni feodal düzenin en arketipik figürü ise, şüphesiz, gezegenler arası seyahat hayalleri kurarken dünyevi bir sosyal medya platformunu şahsi oyun alanına çevirme cüretini gösteren Elon Musk. Onun, ifade özgürlüğünü mutlaklaştırma iddiasıyla “X” adını verdiği dijital kamusal meydanı devralması, aslında tek bir kişinin narsistik kaprislerinin, milyarlarca insanın iletişim kurduğu, örgütlendiği ve kimlik mücadelesi verdiği bir ekosistemi nasıl rehin alabildiğinin trajikomik manifestosunu oluşturuyor.

Teknoloji lordlarının arenasında anti-gender gladyatörler

Teknoloji lordlarının "dünyayı birleştirme" misyonuyla kurduğu bu dijital arenalarda, en yetenekli ve en acımasız gladyatörlerin toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin üyeleri olması pek şaşırtıcı değil. Bu gruplar, platformların işleyiş mantığını, hatta bazen kurucularından bile daha iyi kavramış durumda. Sistemin öfke ve sansasyonla beslenen dinamiklerini içselleştirmiş, bu alanın kurallarına uyum sağlayan yerleşik alışkanlıkları sayesinde etkili oluyorlar. Böylece tartışmayı kendi lehlerine çeviren içerikler, platformun görünmez teşvik mekanizmalarıyla hızla yayılıyor.

Ortaya çıkan tablo, farklı coğrafyalarda neredeyse bir “franchise” modeli gibi işleyen küresel bir karşıtlık senfonisi. ABD’de trans hakları karşıtlığı “ebeveyn kaygısı” ambalajıyla pazarlanıyor; Latin Amerika’da “Con Mis Hijos No Te Metas” sloganı viral hâle geliyor; Polonya’da “LGBT’siz bölge” kampanyaları sosyal medyada meşrulaşıyor; Orta Doğu’da feministler “Batı ajanı” damgasıyla susturuluyor. Taktikler ve söylemler yerel bağlama uyarlansa da, aynı mantığı paylaşıyor.

Bu küresel başarının arkasındaki sır, platformların yapısal mantığında gizli. Aslında bu, eski bir hikâyenin yeni versiyonu. İletişim çalışmalarında, geleneksel gazetelerin dünyayı devletin bakanlıkları gibi kompartımanlara ayırması eleştirilir; çünkü bu, karmaşık gerçekliği ehlileştiren bir kontrol refleksidir. Pierre Bourdieu’nün işaret ettiği gibi, böyle sınıflandırmalar gerçekte masum değildir; siyasi olanı yönetilebilir ve zararsız bir “kategoriye” indirger. Eski medyayı yıkıcı gibi sunan platformlar bile, hayatı ve kimlikleri etiketlere bölerek aynı bürokratik mantığı sürdürür. Toplumsal cinsiyet bu düzende politik derinliğini yitirir, algoritmanın kolayca hedefleyebileceği ya da üzerine nefret kampanyası inşa edebileceği basit bir terime dönüşür.

Korku ve öfke, bu dijital ekonominin en değerli mallarıdır; hızla dolaşıma girer, görünürlüğü artırır. Bu nedenle, Mark Zuckerberg veya YouTube CEO’su Neal Mohan ne kadar aksini iddia etse de, ürettikleri algoritmalar ahlaki paniğe, komplo teorilerine ve korku tacirliğine karşı bariz bir zaafa sahiptir. İçerik denetimi adını verdikleri mekanizmalar ise çoğu zaman isteksiz ve etkisizdir.

Bu elverişli zemini fark eden küresel muhafazakâr ağlar, dijital cephaneliklerini ustalıkla kullanır. Kapalı Facebook ve Telegram grupları, birer ideolojik kuluçka merkezi gibi çalışır. Burada “aile değerleri” sosuna batırılmış dezenformasyon damıtılır, sonra TikTok ve YouTube’daki sempatik yüzlü içerik üreticileri aracılığıyla ana akıma enjekte edilir. Böylece kapalı ağlarda üretilen malzeme, başka platformlarda dolaşıma girerek hem yeni kitlelere ulaşır hem de yeni bağlamında değerini katlar.

Yerli dijital meydan muharebemiz

Küresel ölçekte pazarlanan anti-gender franchise’ı, Türkiye’de ‘yerli ve milli’ sosuyla birleşince verimli bir zemin buldu. Siyaset, gelenek ve kutsallık üzerine kurulu bu yerel karşıtlık, en gürültülü mücadelesini İstanbul Sözleşmesi’ne karşı yürütülen kampanyada verdi. Türkiye’nin dijital alanı, iki farklı gelecek tahayyülünün kıyasıya çarpıştığı bir meydan muharebesine dönüştü.

Bir yanda feminist hareket ve LGBTİ+ aktivistleri, #İstanbulSözleşmesiYaşatır sloganıyla şiddeti önlemenin hayati önemini milyonlara anlatmaya çalıştı. Bu, dayanışmanın ve dijital aktivizmin güçlü bir kamuoyu yaratma potansiyelini gösterdi. Diğer yanda ise küresel taktikleri yerel hassasiyetlerle harmanlayan, organize bir dijital linç makinesi devreye girdi. Hükümete yakın medya organları, astroturfer orduları ve YouTube kürsülerinden konuşan yeni nesil dijital vaizler, sözleşmeyi “aileyi yıkan”, “eşcinselliği dayatan” bir Truva Atı olarak çerçeveledi.

Bu dijital savaşta belirleyici olan, argümanların doğruluğu değil, dolaşım hızı ve yarattığı duygusal etkiydi. Muhafazakâr medya ekosistemi, sistematik dezenformasyonla sözleşme etrafında bir ahlaki panik bulutu ördü. Daha organize, daha gürültücü ve yalanı strateji olarak kullanan taraf, siyasi zafer kazandı. Yine Bourdieu’nün “sınıflandırma mücadelesi” dediği süreç burada çıplak biçimde görüldü: İnsan haklarına dair bir belge, sembolik manada “aileye tehdit” kategorisine sokularak meşruiyeti yok edildi.

En tehlikeli boyut ise devletin seçici körlüğünde yatıyor. Kadın düşmanlığını ideolojiye dönüştüren ve şiddete varan radikalleşme potansiyeli taşıyan “incel”, “redpill” gibi hareketlerin dijital örgütlenmesi büyük ölçüde görmezden gelinirken; eşitlik ve yaşam hakkı talep eden feminist hareketler, en ufak eylem veya paylaşımda hızla “terörize” ediliyor. Bu, iktidar aygıtının asıl “tehdit” olarak şiddet potansiyelini değil, yerleşik ataerkil düzene meydan okuyan her sesi gördüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Dijital özgürlükler: Mayın tarlası ve verimli topraklar

Teknoloji lordlarının yarattığı bu dijital dünya, toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları için hem üzerine bastıkları mayın tarlası hem de tohum ektikleri en verimli tarla. Bu durum bir yanda baskının ve sindirmenin en sofistike araçlarını sunarken, diğer yanda direnişin ve dayanışmanın daha önce hayal bile edilemeyen yollarını açıyor. Bu ikilemi anlamak, dijital çağdaki mücadelenin doğasını anlamak anlamına geliyor.

Tehditler cephesi, son derece organize ve acımasız. Bu alanda en sık karşılaşılan silah, sistematik bir taciz, ifşa (doxxing) ve itibar suikastı endüstrisi. Kadınların, LGBTİ+’ların ve hak savunucularının hedef alındığı bu saldırılar, onları kamusal alandan silmeyi hedefleyen bir yıpratma savaşına dönüşüyor ve birçoğunu bir otosansür zırhına bürünmeye zorluyor. Bu dijital şiddet, çoğu zaman devletlerin yasal aygıtlarıyla da birleşiyor. Muhafazakâr söylemin "terörize" ettiği bir aktivistin attığı bir tweet, sabahın köründe evine yapılan bir polis baskınına gerekçe olabiliyor. Böylece ifade özgürlüğü, platformların keyfi kuralları ile otoriter yönetimlerin baskıları arasında can çekişen bir kavrama dönüşüyor.

Bu karanlık dijital karmaşaya karşı çözüm, ne platformların keyfine sığınmak ne de her şeyi toptan yasaklamaya kalkan ilkel yaklaşımlar. Çözüm, hem teknoloji lordlarını sorumlu tutan hem de devletlerin keyfi müdahalelerini sınırlayan çift yönlü bir regülasyon iradesi gerektiriyor. Platformlar, nefret söylemini ve dezenformasyonu viral hale getiren algoritmalarının kara kutusunu açmaya, bu sistemlerin yarattığı toplumsal zarardan hukuken sorumlu olmaya ve keyfiyete dayalı içerik denetim süreçlerini şeffaf, tutarlı ve hesap verebilir bir yapıya kavuşturmaya zorlanmalı. Burada akademi ve sivil toplum ana aktörler olmak durumunda. Akademisyenler platformların özel etkinliklerinde poz vermekten daha fazlasını yapmak durumundalar. Devletler tarafında ise, ifade özgürlüğünü koruyan yasalar, organize linç kampanyalarını bir "eleştiri" olarak değil, bir kamu düzeni tehdidi ve nefret suçu olarak tanıyacak şekilde güncellenmeli. Aktivistleri sindirme aracına dönüşen siber suçlar ve terörle mücadele kanunları, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan uluslararası standartlarla uyumlu hale getirilmeli. Aksi halde bu mayın tarlası, herkes için özgürlükleri yutan bir bataklığa dönüşmeye devam edecek.

Kaos GL dergisine abone olun

Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Toplumsal Cinsiyet Karşıtlığı-2 dosya konulu 205. sayısında yayınlanmıştır.

Abone olmak veya tek sayı satın almak için tıklayın.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.

 


Etiketler: insan hakları, medya, kültür sanat, yaşam, siyaset, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, ifade özgürlüğü, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
İstihdam