06/01/2026 | Yazar: Zeynep Kıyak
İşte tam da bu noktada, Gago’nun “feminist hayalet” metaforu anlamını bulur: bastırılmak istenen ama yok edilemeyen, görünmez kılınmak istense de hafızadan silinemeyen bir varlık… Bu hayalet, başka bir yaşamın mümkün olduğunu gösterdiği için susturulmak isteniyor.
Fotoğraf: Verónica Gago
Türkiye’de, tıpkı dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, son yıllarda “toplumsal cinsiyet karşıtlığı” hem tartışmalarımızı hem de gündelik yaşamlarımızı giderek daha fazla şekillendiren bir olguya dönüştü. Hormon tedavisine erişimin engellenmesinden yürüyüşlerin yasaklanmasına, aile temelli söylemlerin güçlendirilmesinden akademiye yönelik saldırılara kadar uzanan adımlar; yaşamlarımızı daraltan, varoluşlarımızı yok sayan ve sistemli biçimde baskı altına alan bir saldırı dalgası yaratıyor.
Her gün bizi daha da ötekileştiren yeni hamleler görüyoruz: 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesi, yasaklanan yürüyüşler, varoluşumuzu hedef alan yasa tasarıları, polis şiddeti, hedef göstermeler, linç girişimleri… Aile temelli politikaların, kadın ve lubunya cinayetlerini görünmez kılacak şekilde güçlendirilmesi ve başımızdan eksik olmayan “LGBTİ+ sapkınlıktır, yerli ve milli aile değerlerimize aykırıdır” hutbeleri…
Böylesi baskılar altında yaşamaya çalışmak başlı başına bir direniş. Ancak bu direnişi güçlendirebilmek için yaşadığımız durumu derinlemesine anlamak; ona nasıl karşı koyacağımızı, nasıl yan yana duracağımızı ve yeni dayanışma biçimlerini nasıl kuracağımızı düşünmek de hayati. Elbette ki, kadınlar ve lubunyalar olarak patriyarkanın dayattığı baskı ve tahakküm biçimleri maalesef bize yabancı değil; biliyoruz ki iktidarın her biçimi, az ya da çok, patriyarkanın diliyle konuşur. Fakat bugün, bu sürekliliğin içindeki yeni olanı, yani maruz kaldığımız saldırıların nasıl yeniden örgütlendiğini ve hangi ideolojik-siyasal stratejilerle hayatlarımıza yöneldiğini görmek, mücadele biçimlerimizi kurgularken kritik bir önem taşıyor. Gago’nun da belirttiği gibi, karşımızda yalnızca “geleneksel değerlerin nostaljik savunusu” ya da basit bir muhafazakâr değerler reaksiyonundan ziyade; çok katmanlı, ideolojik ve siyasal olarak örgütlenmiş bir karşı-saldırı var.
Son yıllarda toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler üzerine giderek daha fazla yazılıp çiziliyor. Feminist literatür, çok boyutlu perspektifler ve analizler sunarak bize önemli mücadele araçları kazandırıyor. Ancak, bu yazıda odağımı, Latin Amerika’dan feminist yazar, araştırmacı ve aktivist Verónica Gago’nun, Türkçeye Feminist Enternasyonal: Her Şey Nasıl Değiştirilir? adıyla çevrilen kitabında geliştirdiği analizlerine yöneltmek istiyorum. Gago, feminizmi yalnızca hak talep eden bir hareket olarak değil, yaşamın maddi yeniden üretimine ve toplumsal ilişkilerin bütününe dokunan örgütlü bir mücadele ağı olarak okur. Bu nedenle feminizme karşı gelişen hamleleri de yalnızca kültürel bir tepki değil; ekonomik, siyasal ve epistemik damarları olan kapsamlı bir karşı-program niteliğinde analiz eder.
Gago, toplumsal cinsiyet karşıtı hareketleri “feminizm hayaletine” karşı örgütlenen bir “karşı-saldırı” olarak tanımlar. Bu kavramsallaştırma, saldırının feminist hareketlerin dönüştürücü gücüne verilen bir reaksiyon olduğunu vurgulayarak metodolojik olarak feminizmin kurucu ve dönüştürücü potansiyelini görünür kılar. Gago, karşı-saldırının şiddetinin, tehdit olarak algılanan bu gücün büyüklüğüyle orantılı olduğunu hatırlatarak feminist hareketlerin mevcut iktidar düzeni için ne denli sarsıcı bir potansiyel taşıdığına bir kez daha işaret eder.
“Karşı-saldırı” kavramı, feminist hareketin hem kültürel hem ekonomik hem de epistemolojik düzeydeki kazanımlarına ve dönüştürücü gücüne karşı örgütlenen çok katmanlı bir restorasyon hamlesini ifade eder. Hedefinde, Gago’nun “feminizm hayaleti” dediği güç vardır: bastırılmak istenen ama yok edilemeyen; görünmez kılınsa da toplumsal dokuda dolaşmaya ve dönüştürmeye devam eden bir politik güç. Feminist grevler, yasaklara rağmen düzenlenen yürüyüşler, bakım emeği etrafında kurulan müşterekler, yerel inisiyatifler, evlerde, işyerlerinde, üniversitelerde, sokaklarda, barikatların ardında, gözaltında, hapishanelerde süren lubunya direnişi… Hayatı yeniden kurma ısrarımız, bu hayaletin en somut yüzü. İşte bu yüzden onun yayılma gücünden duyulan korku, çok katmanlı bir karşı-saldırıyı tetikler.
Gago, bu karşı-saldırının arka planına bakarken neoliberalizmin çok yönlü krizine işaret eder. Ona göre, neoliberalizmin krizi yalnızca ekonomik düzeyde değil, yaşamın yeniden üretimine dair tüm alanlarda hissedilen, sistemin kendi sürdürülebilirliğini tehlikeye atan, çok yönlü bir krizdir. Çizdiği çerçeve, Arjantin bağlamından yola çıksa da küresel ölçekte farklı biçimlerde karşılık bulabilir. Bu çerçevede Katolik Kilisesi ve müttefiki muhafazakâr güçler, neoliberalizmi aile ve emek düzenini çökerten, toplumsal düzeni tehdit eden bir özneleşme biçimi olarak tanımlar. Feminist ve kuir hareket ise neoliberal bireyselleşmeye hizmet eden, küresel ve elitist bir sapkınlık, toplumsal düzeni çökerten krizin sorumluları olarak kodlanır.
Bu tanım üzerinden, neoliberalizme karşı mücadelenin ancak aileye dönüş, disiplinli çalışma ve zorunlu annelik gibi patriyarkal normların yeniden tesisiyle mümkün olabileceği iddiasını kurar. Böylece neoliberalizme karşı gibi görünen ve ‘anti-neoliberal’ fikri yaratan bu pozisyon, aslında neoliberalizmin kriz koşullarında kendi yeniden üretimini sağlayan ideolojik zemini kurar: sosyal yeniden üretim krizinin yükünü feminist öznelerin omzuna yükleyerek, bakım emeğini yeniden aile içine hapseder ve borç–itaat ilişkisini ahlaki bir norm olarak pekiştirir. “Ev/Aile,” hem ekonomik hem ahlaki bir itaat rejiminin merkezi yapılır ve böylece kutsal aile modeli, ikili cinsiyet rolleri, cisheteronormatif cinsellik, milli değerler, ulusal sınırlar yeniden kutsanır.
Gago, “kapatma–borçlandırma–biyoloji” formülünü, krizden çıkış için neoliberal–muhafazakâr ittifakın ortak disiplin mekanizması olarak tanımlar: neoliberalizm kemer sıkma ve borç yoluyla yoksulluğu bireysel sorumluluk haline getirir; muhafazakârlık ise bu yoksulluğu aile içi kapanma ve “doğal” cinsiyet rolleriyle yönetir. Böylece biri ekonomik, diğeri ahlaki araçlarla birbirini tamamlar ve cisheteropatriyarkal düzen restore edilmeye çalışılır.
Bu restorasyon, devlet, dini otoriteler, güvenlik aygıtları ve şirketlerin kurduğu çok aktörlü ittifaklarla işleyen bir egemenlik teknolojisi olarak işler. Dinsel kurumlar, “doğal aile düzeni” söylemiyle normları yeniden tesis etmeye çalışırken, devletler bu söylemleri yasalarla, sansürle ve baskı araçlarıyla destekler. Milliyetçilik ise bu düzeni “ulusal kimlik” ile ilişkilendirerek toplumsal cinsiyet eşitliğini ve kuir varoluşları bir “millet meselesi” olarak, “milli kimlik ve değerlere aykırı bir sapkınlık” haline getirir. Böylece mesele yalnızca “ahlak” değil; bilgi, varoluş ve egemenlik alanlarının yeniden düzenlenmesi olarak da okunur.
Toplumsal cinsiyetin “bir ideoloji” olduğu iddiası ise feminist bilginin, kuir pedagojilerin ve toplumsal cinsiyet çalışmalarının kriminalize edilmesinin aracı haline gelir. Bu, epistemik düzeyde bir karşı-saldırıdır: Yalnızca varoluşlara değil, alternatif toplumsal tahayyüllere de bir saldırıdır. Feminist teoriye, toplumsal cinsiyet çalışmalarına, kuir pedagojilere ve cinsel eğitim programlarına karşı sistematik bir savaş yürütülerek bunlar “ideolojik sapkınlık” olarak işaret edilerek silinmeye çalışılır.
Gago’nun bu çok katmanlı kavramsallaştırmasından yola çıkınca, kuir feminist mücadelenin ve varoluşun neden bu kadar yoğun bir şekilde hedef alındığı anlaşılabilir; çünkü bu mücadele ve dayanışma, yalnızca belirli hak talepleri ile sınırlı değildir; aynı zamanda hayatın yeniden üretiminin maddi koşullarına ve toplumsal tahakküm ilişkilerinin tümüne —kimin bakım vereceği, kimin sömürüleceği, kimin bedeninin değerli sayılacağı gibi temel sorulara— müdahale eder. Bu da onu, mevcut düzen için kabul edilemez bir tehdit haline getirir.
Bu karşı-saldırıları bütüncül olarak görmek ve analiz etmek, bizi yalnızca savunmaya çekilmeye ya da “her şey daha kötüye gidiyor” duygusuna hapsolmaya çağırmak için değil elbette. Tam tersine, bu saldırıların tesadüfi değil, korkulan bir toplumsal dönüşümün önünü kesmek için örgütlendiğini hatırlatmak içindir. İşte tam da bu noktada, Gago’nun “feminist hayalet” metaforu anlamını bulur: bastırılmak istenen ama yok edilemeyen, görünmez kılınmak istense de hafızadan silinemeyen bir varlık… Bu hayalet, başka bir yaşamın mümkün olduğunu gösterdiği için susturulmak isteniyor. Bugün önümüzde duran tabloyu, hedeflerini ve işleyişini kavramak; yalnızca karşımızdaki dinamiği daha net tanımamızı değil, aynı zamanda bu karşı-saldırıya karşı kurabileceğimiz yeni müştereklerin, dayanışma hatlarının ve direniş biçimlerinin yeni imkanlarını çoğaltmamızı sağlayabilir. Ve Gago’nun sorusu tam da bu noktada keşfetmemiz gereken bir çağrı olarak yankılanır: “Birlikte hareket etme koşullarının yok edildiği bir ortamda, birlikte hareket etmek ne anlama gelir?” Bu soru, yalnızca bir analizin parçası değil, aynı zamanda güçlü bir davettir.
Kaos GL dergisine abone olun
Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Toplumsal Cinsiyet Karşıtlığı-1 dosya konulu 204. sayısında yayınlanmıştır.
Abone olmak veya tek sayı satın almak için tıklayın.
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
Etiketler: insan hakları, kadın, aile, siyaset, dünyadan, ekonomi, özel haber, araştırma, inceleme, yorum, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
