17/03/2026 | Yazar: Yunus Kara

Dünya Sosyal Hizmet Günü, mesleğin başarılarını kutlamak için önemli bir gün. Ancak mesleğin sınırlarını ve eksiklerini konuşmak için de bir fırsat. Sosyal hizmetin gerçekten insan hakları temelli bir meslek olabilmesi için bazı zor sorularla yüzleşmesi gerekiyor.

Sosyal hizmet kimin yanında?: Tarafsızlık masalı ve sessizliğin konforu Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

17 Mart Dünya Sosyal Hizmet Günü her yıl sosyal hizmet mesleğinin temel değerlerini hatırlamak ve mesleğin toplumsal rolünü yeniden düşünmek için bir fırsat sunuyor. İnsan hakları, sosyal adalet, eşitlik ve ortak sorumluluk gibi kavramlar Dünya Sosyal Hizmet Günü kapsamında sıkça dile getiriliyor. Ancak bugünün anlamı, sosyal hizmetin güncel toplumsal sorunlar karşısında nasıl bir tutum aldığına bakmak için de önemli bir imkân sağlıyor. Çünkü sosyal hizmet, güç ilişkileriyle, eşitsizliklerle ve hak ihlalleriyle doğrudan temas eden bir alan. Bu nedenle belki de sorulması gereken en temel soru şu: Sosyal hizmet kimin yanında?

Dünya Sosyal Hizmet Günü’nün 2026 yılı teması “Umut ve Uyumun Birlikte İnşası: Bölünmüş Bir Toplumu Birleştirmeye Yönelik Bir Harambee Çağrısı” olarak belirlendi. Harambee kavramı, farklı toplulukların ortak bir amaç doğrultusunda birlikte hareket etmesini ve ortak bir gelecek inşa etmesini ifade ediyor. Bu tema, sosyal hizmetin toplumsal kırılmalar karşısında insanları bir araya getiren bir rol üstlenmesi gerektiğini vurguluyor. Bu noktada başka bir temel soru ortaya çıkıyor: Bölünmüş bir toplumu bir araya getirme çağrısı yapılırken, toplumun tüm kesimleri bu çağrının içinde yer alıyor mu?

Türkiye bağlamında bu soruya verilecek yanıt oldukça karmaşık. Son yıllarda toplumsal kutuplaşmanın derinleştiği, farklı kimliklerin kamusal alanda giderek daha fazla hedef haline getirildiği bir dönemden geçiliyor. Siyasal tartışmalar, hukuk alanındaki değişimler ve güvenlik söylemleri toplumdaki gerilimleri artırıyor; bu süreçte bazı gruplar sistematik biçimde dışlanıyor. Bu grupların başında LGBTQİA+’lar geliyor.

Sosyal hizmet literatüründe mesleğin temel değerleri arasında insan onuru, sosyal adalet ve insan hakları sıkça vurgulanır. Meslek etiği belgeleri, sosyal hizmet uzmanlarının ayrımcılığa karşı durması gerektiğini açık biçimde belirtir. Bu ilkeler teoride oldukça nettir. Ancak pratikte durum çoğu zaman daha karmaşıktır. Kurumların sınırları, politik atmosfer, bürokratik baskılar ve mesleki güvencesizlikler bu ilkelerin uygulanmasını zorlaştırabilir. Bu noktada sosyal hizmetin gerçekten tarafsız olup olmadığı sorusu gündeme gelir.

Sosyal hizmet çoğu zaman tarafsız bir meslek olarak anlatılır. Öğrencilere “herkese eşit mesafede olmak” gerektiği söylenir. Kurumlarda çalışan uzmanlar “politik tartışmaların dışında kalmanın” daha güvenli olduğunu düşünür. Bu yaklaşım ilk bakışta makul görünebilir. Ancak sosyal eşitsizliklerin derin olduğu toplumlarda tarafsızlık çoğu zaman güçlü olanın konumunu koruyan bir sessizlik biçimine dönüşebilir. Ayrımcılığın açık olduğu bir yerde tarafsız kalmak, çoğu zaman ayrımcılığa karşı çıkmamak anlamına gelir. Bu durum özellikle LGBTQİA+’lar söz konusu olduğunda daha görünür hale gelir. Türkiye’de LGBTQİA+’lar uzun süredir çeşitli düzeylerde dışlanma ve ayrımcılıkla karşı karşıya kalıyor. Kamusal söylemlerde hedef gösterilmeleri, örgütlenme alanlarının daraltılması ve bazı hukuki düzenlemeler etrafında yürütülen tartışmalar bu atmosferi daha da ağırlaştırıyor. Bu süreçlerde sosyal hizmet mesleğinin kamusal düzeyde güçlü bir söz ürettiğini söylemek gerçekten zor.

Örneğin son yıllarda tartışılan bazı yargı düzenlemeleri sırasında LGBTQİA+’ları doğrudan etkileyebilecek başlıklar kamuoyunda geniş biçimde tartışılıyor. Aile, toplumsal değerler ve kamusal ahlak gibi kavramlar etrafında yürütülen bu tartışmaların önemli bir kısmı LGBTQİA+’ları dışlayan bir çerçeveye sahip. Bu tür süreçlerde insan hakları perspektifine sahip mesleklerin sesinin daha güçlü çıkması beklenir. Ancak sosyal hizmet alanında bu tür seslerin sınırlı kaldığı, hatta hiç olmadığı görülüyor.

Bu durum yalnızca mesleki örgütlerin sessizliğiyle açıklanmamalı. Sosyal hizmet eğitimi de bu tartışmanın bir parçası. Türkiye’de sosyal hizmet bölümleri son yıllarda sayıca hızla artış gösterdi. Ancak bu büyüme, mesleğin eleştirel kapasitesinin aynı ölçüde geliştiği anlamına gelmiyor. Birçok programda insan hakları, toplumsal cinsiyet ve çeşitlilik konuları hâlâ sınırlı bir şekilde ele alınıyor. LGBTQİA+’lara ilişkin başlıklar çoğu zaman hiç konuşulmadan geçiliyor. Dahası, öğrencilerin saha uygulamalarında karşılaştıkları kurum kültürü de bu sessizliği yeniden üretiyor. Birçok sosyal hizmet kurumu heteronormatif varsayımlar üzerine kurulu. Hizmet modelleri çoğu zaman “çekirdek aile” normunu temel alıyor. Bu çerçevenin dışında kalan bireyler görünmez hale geliyor. LGBTQİA+’lar sosyal hizmet sisteminde çoğu zaman açıkça dışlanmasalar bile hizmetlerin tasarımında hesaba katılmıyor.

Buradaki asıl mesele şu: Sosyal hizmet alanında bazı konuların konuşulmasının riskli olduğu düşüncesi. Bu risk algısı, mesleğin kamusal tartışmalardan uzak durmasına yol açıyor. Özellikle politik olarak hassas kabul edilen konularda “sessiz kalmak” çoğu zaman güvenli bir strateji olarak görülüyor. Ancak sessizlik her zaman tarafsızlık anlamına gelmemeli. Sessizlik, mevcut düzenin devam etmesine katkıda bulunuyor. Sosyal hizmet uzmanları, kurumların içinde çalışırken belirli sınırlamalarla karşılaşabiliyor. Bu durum anlaşılabilir bir gerçek. Fakat mesleğin bütününün uzun süre sessiz kalması başka bir soruna işaret ediyor: Sessizliğin konforu.

Sosyal hizmet gerçekten tarafsız olabilir mi?

Sessizliğin konforu, mesleğin zor sorularla yüzleşmekten kaçındığı bir alan yaratıyor. Ayrımcılık açıkça konuşulmadığında, eşitsizlikler de görünmez hale geliyor. Meslek kendi sınırlarını sorgulamadığında ise eleştirel düşünme zayıflıyor. Sosyal hizmet sadece teknik bir uygulama alanına dönüşme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Oysa sosyal hizmetin tarihine bakıldığında mesleğin her zaman bu kadar sessiz olmadığı görülebilir. Dünyanın farklı yerlerinde sosyal hizmet uzmanları savaş, yoksulluk, ırkçılık ve toplumsal dışlanma gibi konularda güçlü müdahalelerde bulunmuştur. İnsan hakları perspektifi bu mesleğin önemli dayanaklarından biri olmuştur. Bu nedenle sosyal hizmetin yalnızca bireysel sorunlara odaklanan dar bir “yardım pratiği” olarak görülmesi eksik bir yaklaşım.

Bugün dünyada yaşanan gelişmeler de sosyal hizmetin bu daha geniş perspektife ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Savaşlar, zorunlu göç hareketleri, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri, ekonomik krizler ve iklim krizi gibi süreçler milyonlarca insanın yaşamını doğrudan etkiliyor. Bu süreçler mevcut eşitsizlikleri daha da derinleştiriyor. LGBTQİA+’lar ve diğer birçok grup da bu krizlerden orantısız biçimde etkileniyor. Bu nedenle sosyal hizmet mesleğinin kamusal tartışmalara katılması, insan hakları ihlallerine karşı söz üretmesi ve ayrımcılıkla mücadele etmesi gerekiyor.

Türkiye’de de sosyal hizmet alanında çalışan birçok uzmanın sahada zor koşullar altında önemli işler yürüttüğü biliniyor. Ancak mesleğin kurumsal ve akademik düzeyde daha güçlü bir eleştirel pozisyona ihtiyacı var. Sosyal hizmet eğitimi yalnızca mevzuat ve prosedür öğretmekle yetinmemeli; öğrencileri eşitsizlikleri görebilen ve hak ihlallerine karşı durabilen bir mesleki bilinçle donatmalı.

Dünya Sosyal Hizmet Günü, mesleğin başarılarını kutlamak için önemli bir gün. Ancak mesleğin sınırlarını ve eksiklerini konuşmak için de bir fırsat. Sosyal hizmetin gerçekten insan hakları temelli bir meslek olabilmesi için bazı zor sorularla yüzleşmesi gerekiyor.

Bu soruların başında şu geliyor: Sosyal hizmet gerçekten tarafsız olabilir mi? Eşitsizliklerin açık olduğu bir yerde tarafsızlık mümkün mü? Yoksa tarafsızlık çoğu zaman güçlü olanın yanında kalmanın daha kabul edilebilir bir adı mı?

Bu nedenle bugün sosyal hizmet alanında çalışan herkese açık bir çağrı yapılabilir: Tarafsızlık masalını yeniden düşünmek, mesleğin gerçekten kimin yanında durduğunu dürüstçe sorgulamak gerekiyor. Çünkü bazı durumlarda tarafsızlık, bir etik ilke olmaktan çok sorumluluk almaktan kaçınmanın ve sessiz kalmanın daha kabul edilebilir görünen bir biçimine dönüşebiliyor. Sosyal hizmetin en büyük riski ise bu sessizliği normalleştirmesi, toplumsal cinsiyet eşitliğini ve LGBTQİA+ haklarını savunma sorumluluğunu erteleyerek görünmezleştirmesi ve zamanla bu suskunluğu mesleki bir alışkanlığa dönüştürmesidir.

Dünya Sosyal Hizmet Günü’nü mesleğin insan hakları temelli değerlerini yeniden sahiplenme ve dayanışmayı güçlendirme günü olarak görmek gerekir. Daha adil, daha eşit ve gerçekten kapsayıcı bir sosyal hizmet için mücadeleyi büyütürken, mesleğin etik sorumluluğuna sahip çıkan meslektaşlarımın Dünya Sosyal Hizmet Günü’nü kutluyorum.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: insan hakları, kadın, medya, yaşam, çalışma hayatı, eğitim, kent hakkı, barınma, sosyal hizmet, aile, sağlık, siyaset, sağlık hakkı, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
GDTM