27/05/2026 | Yazar: Yunus Kara
Evet, toplumsal cinsiyet karşıtlığına karşı sosyal hizmet mümkündür. Fakat bu mümkünlük, mevcut yapının sınırları içinde değil; o yapının dışına taşan, onunla çatışmayı göze alan, queer varoluşları ve feminist mücadeleleri mesleğin merkezine yerleştiren radikal bir yeniden inşa süreciyle mümkündür.
Sosyal hizmet kim(ler)i “koruyor”? Bu soru, mesleğin tanımının ya da etik kodlarının yanında, bugün Türkiye’de sosyal hizmetin ideolojik yönünü, işleyişini ve kimin için, kime rağmen çalıştığını sorgulamayı zorunlu kılıyor. Sosyal hizmetin özünde insan haklarına, sosyal adalete ve eşitliğe dayandığı sıkça dile getirilse de bu iddiaların güncel müdahalelerle ne ölçüde örtüştüğü ciddi bir tartışma konusu. Özellikle toplumsal cinsiyet karşıtlığının devlet politikalarıyla kurumsallaştığı, norm haline geldiği bir dönemde, sosyal hizmet mesleği bu karşıtlığı yeniden üreten bir aygıt olarak işlemekte; böylece koruma adı altında dışlayıcı, normatif ve denetleyici bir pozisyona evrilmektedir.
Bu yazı, Türkiye’de sosyal hizmetin toplumsal cinsiyet karşıtlığıyla kurduğu bu iç içe geçmiş, hatta “suç ortaklığı”na varan ilişkiyi ortaya koymaya amaçlıyor. Eleştirel bir perspektiften hareketle, sosyal hizmetin devletin ideolojik aygıtlarından biri hâline geldiği, ikili cinsiyet rejiminin ve heteronormativitenin, müdahalelerin ve hizmet sunumlarının merkezine yerleştirildiği bir süreci tartışmaya açıyor. Bu bağlamda sosyal hizmetin “ailenin korunması”, “toplumsal düzenin sürdürülmesi” ve “toplumun değerlerine uygun müdahale” gibi söylemlerle nasıl araçsallaştırıldığı analiz edilecek; kamusal hizmetin bireyleri özgürleştirmek yerine nasıl denetlediği, bastırdığı ve hizaya getirdiği ortaya konacaktır.
Yazı boyunca hem kuramsal çerçevelere hem de sahadan örnek olaylara başvurulacaktır. Kamu kurumlarında çalışan sosyal hizmet uzmanlarının yaşadığı etik ikilemler, bireylerin hizmetlere erişimde yaşadığı ayrımcılıklar ve devletin aile merkezli politikalarının mesleğe etkileri, yazının merkezinde yer alacaktır. Aynı zamanda, sosyal hizmetin yeniden nasıl yapılandırılabileceği sorusu tartışmaya açılacaktır.
Bu yazı, sosyal hizmet mesleğine yapısal bir eleştiri yöneltmekte; toplumsal cinsiyet karşıtlığı karşısında sessiz kalan ya da bu karşıtlığı mesleki müdahalenin bir parçası hâline getiren anlayışa karşı bir itiraz metni olarak değerlendirilmelidir. “Korumak” adına kimi dışladığımızı, hangi yaşamları yok saydığımızı ve kimi “makbul” ilan ettiğimizi yeniden düşünmeye davet metni olarak da okunmalıdır.
Toplumsal cinsiyet karşıtlığıyla kurulan “koruma” rejimi
Türkiye’de sosyal hizmetin kurumsal çerçevesi, uzun süredir aile odaklı bir “koruma” rejimi üzerinden şekillendirilmektedir. Bu rejim, aileyi toplumsal birim olarak merkeze almanın ötesinde, aileyi belirli bir rejim içinde tanımlamakta ve korumayı da bu normatif yapıya bağlı olarak örgütlemektedir. “Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı” adı bile bu düzenin bir göstergesidir. Bu düzen, bireyi değil, aileyi önceleyen; toplumsal çeşitliliği değil, ikili cinsiyet rejimine ve heteronormatif yapıya dayalı bir ahlaki normlar sistemini koruyan bir yaklaşımı açıkça yansıtmaktadır.
Toplumsal cinsiyet karşıtlığı, bu koruma rejiminin hem söylemsel hem de yapısal temelini oluşturmaktadır. Son yıllarda toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının kamu belgelerinde sistematik biçimde dışlandığı, bunun yerine “toplumsal cinsiyet adaleti” gibi politik olarak manipüle edilebilir kavramların dolaşıma sokulduğu gözlemlenmektedir. “Adalet” kavramı, eşitliğin yerini aldığı anda, her bireyin eşit haklara sahip olduğu anlayış terk edilmekte; kadınların ve LGBTQİA+’ların toplumsal konumları, ‘fıtrat’, ‘yaratılış’ ya da ‘toplumsal roller’ gibi dinsel ve kültürel gerekçelerle yeniden tanımlanmaktadır. Böylece sosyal hizmet, eşitlikçi müdahaleler sunmak yerine, mevcut toplumsal normları pekiştiren ve “makbul vatandaşlık” sınırlarını yeniden çizen bir araç hâline gelmektedir.
Bu durum, hizmetlerin planlanmasında ve uygulanmasında doğrudan etkisini göstermektedir. Bakanlık tarafından yürütülen projeler ve sosyal yardım programlarında LGBTQİA+’ların adının dahi anılmaması, bir “unutma” değil; bilinçli bir yok sayma stratejisidir. Örneğin şiddete maruz bırakılan bir trans kadının sığınma evine kabul edilmemesi, cinsiyet kimliği nedeniyle barınma, sağlık ve hukuki danışmanlık gibi temel hizmetlere erişiminin engellenmesi, meselenin kurumsal eksiklikten çok, sistematik bir dışlama olduğunu göstermektedir. Bu dışlama hem müracaatçıyı hem de hizmeti sunan profesyonelleri de sınırlamaktadır. Çünkü sosyal hizmet uzmanları, bir yandan mesleki etik ilkeler doğrultusunda ayrımcılığa karşı durmakla yükümlüdürler; öte yandan bağlı oldukları kurumsal yapının politik çerçevesi içinde hareket etmek zorundadırlar.
Koruma rejiminin bu bağlamda “yardım” ya da “destek” sistemi olarak düşünülmemesi gerekmekte; toplumsal normları yeniden üreten bir ideolojik aygıt olduğu görülmelidir. Bu aygıt, aileyi “anne, baba, çocuk”tan oluşan heteronormatif bir yapı olarak tanımlamakta; cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimi, belirlenen tanımların dışında kalan bireyleri ise ya görmezden gelmekte ya da dolaylı yollarla hizaya getirmeye çalışmaktadır. Hizmet sunumunda kullanılan dil, hazırlanan mevzuatlar, uygulanan protokoller hep bu çerçeveyi yeniden üretmektedir. “Aile bütünlüğü” kavramı, çoğu zaman şiddetin üzerini örten bir meşrulaştırma aracına; “bireysel refah” hedefi, ancak ailenin onayladığı sınırlar içinde mümkün olan bir hedefe dönüşmektedir.
Sosyal hizmetin “koruma” iddiası, bu nedenle her zaman yeniden sorgulanmalıdır. Ne tür bir yapı korunmaktadır? Hangi yaşam biçimleri bu korumanın dışında bırakılmaktadır? Bu dışlama süreci, nasıl olup da kamusal hizmet adı altında meşrulaştırılmaktadır? Bu sorular, politik olmalarının yanında, mesleki ve etik sorulardır. Çünkü sosyal hizmet, eğer gerçekten insan onurunu merkeze alan bir meslek olacaksa, mevcut koruma rejiminin dışlayıcı yapısını sorgulamak ve dönüştürmek zorundadır.
Etik ikilemlerle yaşayan sosyal hizmet uzmanları
Sosyal hizmet uzmanları, mesleki tanımları gereği insan haklarını gözetmek, ayrımcılığa karşı durmak, her bireyin onurunu temel almakla yükümlüdürler. Ancak Türkiye’de kamusal sosyal hizmet müdahaleleri içinde bu ilkeleri korumak, giderek imkânsızlaşan bir mücadeleye dönüşmüştür. Çünkü sosyal hizmet uzmanları, hizmeti sunarken bireysel değerlerinin yanında, kurumun ideolojik çerçevesiyle, bakanlığın dayattığı politika diliyle ve hizmet modellerinin çizdiği sınırlarla da baş etmek zorundadır. Bu çerçeve, özellikle toplumsal cinsiyet karşıtlığı ekseninde çalışan uzmanları hem mesleki hem de vicdani düzeyde bir çatışmanın içine çekmektedir.
Alandan örneklerle bu çatışmanın ne kadar somut ne kadar yıkıcı olduğunu görmek mümkündür. Kamu kurumlarında görev yapan sosyal hizmet uzmanları, şiddete uğrayan bir trans kadının sığınma evine kabul edilmesini talep ettiklerinde, “kadın” tanımının sadece atanmış cinsiyetle sınırlandırıldığı kuralıyla karşılaşabilmektedirler. Kurumlar, trans kadının varoluşunu tanımadıkları gibi, bu tanımın dışında kalan bireylerin korunmasını da bir görev alanı olarak görmemektedir. Sosyal hizmet uzmanları, burada etik ilkelerine mi sadık kalacaktır; yoksa hizmete erişim protokolünü gerekçe göstererek geri mi çekilecektir? Bu sorunun yanıtını birçoğumuz biliyoruz aslında.
Benzer biçimde, şiddet gördüğünü beyan eden bir kadının, çocukların “baba figüründen uzak kalmaması” gerekçesiyle ailesine geri gönderilmesi, yalnızca kadının güvenliğini değil, çocukların iyilik hâlini de tehdit etmektedir. Ancak ilgili politikalar, aileyi bütün hâlde tutmayı önceleyen ve bireysel güvenliği bu bütünlüğün gerisine iten bir çizgide ısrarcıdır. Sosyal hizmet uzmanları ise, aileyi değil bireyi merkeze alması gereken bir mesleğin mensubu olarak, bu çelişkinin tam ortasında kalmaktadır.
Söz konusu politik yönelim, doğrudan kamusal mesajlarda da kendini göstermektedir. Örneğin “Aile Yılı” kapsamında, CİMER aracılığıyla yürütülen bir kamuoyu anketinde katılımcılara “Ailenin korunması için ne yapılmalıdır?” sorusu yöneltilmiş; verilen çoktan seçmeli seçeneklerden biri “LGBT ile mücadele” olmuştur. Bu durum, kamusal bir hizmetin ideolojik çerçevesini ve sosyal hizmetin taşıyıcısı olduğu politika dilinin de nasıl açıkça ayrımcılık ürettiğini göstermektedir. Devlet, aileyi koruma gerekçesiyle LGBTQİA+’lara yönelik doğrudan bir tehdit çerçevesi oluştururken, sosyal hizmet uzmanlarını da bu çerçevenin uygulayıcısı hâline getirmektedir.
Bu çatışma, hizmet sunumunda kullanılan dilde de kendini göstermektedir. “Aile bütünlüğü”, “toplumsal değerler”, “doğal roller” gibi kavramlar, hizmet sunumunun sözde tarafsız ama aslında derinlemesine ideolojik terimlerine dönüşmüştür. Sosyal hizmet uzmanları bu dili kullandıkça, istemeden de olsa, toplumsal cinsiyet karşıtı düzenin yeniden üreticisine dönüşmektedirler. Bu durum, mesleğin “tarafsızlık” ilkesiyle de doğrudan ilişkilidir. Çünkü “tarafsızlık” çoğu zaman politik konulardan kaçınmak, hatta sessiz kalmak şeklinde anlaşılmaktadır. Oysa sessizlik, baskıcı düzene karşı pasif bir onay biçimidir. Sosyal hizmetin “tarafsızlık” anlayışı, böylece iktidarın politikalarına karşı koymayan, onları uygulayan ve hatta içselleştiren bir mesleki müdahaleye dönüşmektedir.
Bu noktada etik ilkeler ile kurumsal beklentiler arasındaki boşluk, teorik bir tartışmanın ötesinde alandaki meslektaşların her gün yeniden yaşadığı, kimi zaman yalnızlaştığı, kimi zaman mesleği terk etmeyi düşündüğü bir krize dönüşmektedir. Bazı sosyal hizmet uzmanları, bu baskıya rağmen etik ilkelerden ve değerlerden vazgeçmeyerek direnç gösterebilmekte; kimi ise sistem içinde var olabilmek için susmakta, geri çekilmekte ya da uyumlanmaktadır. Bunu, bireysel bir tercihten ziyade; mesleğin yapısal olarak politize edilmesinin doğrudan sonucu olarak görmek gerekir.
Sosyal hizmet uzmanları, sistemin taşıyıcısı mı olacaklar; yoksa onun sınırlarını zorlayan, dönüşüm talep eden, direniş alanları inşa eden öznelere mi dönüşecekler? Bu soru, bugün mesleğin belki de en kritik sorusudur. Çünkü sosyal hizmetin mevcut işleyişi, devletin ideolojik yönelimiyle uyumlu olanları sistem içinde tutmakta, diğerlerini ise marjinalleştirmektedir.
Toplumsal cinsiyet karşıtlığına karşı sosyal hizmet mümkün mü?
Sosyal hizmetin tarihsel ve etik temelleri incelendiğinde, mesleğin; sosyal adalet, eşitlik, insan hakları ve toplumsal dönüşüm gibi ilkeler üzerine inşa edildiği görülmektedir. Ancak bu idealler, güncel devlet politikalarıyla çatıştığında, sosyal hizmet mesleği ya eşitsizlikleri yeniden üreten bir araca dönüşmekte ya da bu eşitsizliklere karşı direnç gösteren kurucu bir özne hâline gelmektedir.
Bugün Türkiye’de sosyal hizmet uygulamaları, özellikle devlet kurumları ekseninde, toplumsal cinsiyet karşıtlığını doğrudan ya da dolaylı olarak meşrulaştıran bir hatta ilerlemektedir. “Aileyi koruma”, “toplumsal değerleri muhafaza etme” ya da “çocukların ahlaki gelişimini sağlama” gibi çerçeveler altında LGBTQİA+’lar, feminist hareket ve genel olarak toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi bir tehdit nesnesi olarak kodlanmakta; sosyal hizmet uzmanları bu tehdidin bertarafına katkı sunmaya zorlanmaktadır. Böylece meslek, toplumsal cinsiyet karşıtlığının meşruiyetini sağlayan araçlardan biri hâline gelmektedir.
Bu noktada temel soru şudur: Sosyal hizmet, bu ideolojik kuşatmayı yarabilir mi? Kamunun kurumsal diline içkin olan normatif değerlerden sıyrılıp, marjinalleştirilmiş öznelerin yanında konumlanabilir mi? Toplumsal cinsiyet karşıtlığına karşı bir sosyal hizmet gerçekten mümkün olabilir mi?
Bu soruların yanıtı, mesleğin epistemolojisinde ve sahip olduğu direniş potansiyelinde gizlidir. Sosyal hizmet sadece bireysel iyilik hâline odaklanan bir disiplin değildir; yapısal eşitsizliklerle mücadeleyi de merkeze alan bir bilgi ve uygulama alanıdır. Bu nedenle, sosyal hizmetin toplumsal cinsiyet karşıtlığına direnip direnemeyeceği değil, bu direnişin nasıl mümkün kılınabileceği tartışılmalıdır.
Cinsiyet kimliğinin, cinsel yönelimin, aile yapısının ve “norm” sayılan tüm toplumsal kabullerin yeniden tanımlandığı, queer teoriden beslenen bir sosyal hizmet yaklaşımına ihtiyaç vardır. Bununla birlikte, alanda görev yapan sosyal hizmet uzmanlarının bireysel ve kolektif direniş pratikleri de bu dönüşümün temel taşıdır. Kurumsal baskılara rağmen ayrımcı uygulamaları esneten, LGBTQİA+’lara yönelik “riskli grup” tanımlarına karşı çıkan uzmanlar, etik ilkelere ve sosyal adalete bağlı bir mesleki pozisyonun taşıyıcısıdır.
Ancak bu direnişin görünür kılınması, örgütlenmesi ve kolektif bir dönüşüme evrilmesi gerekir. Meslek örgütleri, akademik çevreler ve öğrenciler, hizmetin ideolojik yönelimini de sorgulamalıdır. Aksi takdirde sosyal hizmet, ne kadar iyi niyetli uygulanırsa uygulansın, devletin normatif vatandaş yaratma aygıtlarından biri olmaktan kurtulamayacaktır.
Bu noktada sosyal hizmetin “koruma” söylemine sıkışmaması; müdahale ve direniş pratiklerini de içermesi gerekmektedir. Çünkü koruma, “kimin neye karşı” korunacağını varsayar; müdahale, bu korumanın stratejisini oluşturur. Ancak direniş, bu çerçevenin dışına taşanları, yani “korunmayanları” ve “tehlikeli” sayılanları görünür kılmanın adıdır.
Evet, toplumsal cinsiyet karşıtlığına karşı sosyal hizmet mümkündür. Fakat bu mümkünlük, mevcut yapının sınırları içinde değil; o yapının dışına taşan, onunla çatışmayı göze alan, queer varoluşları ve feminist mücadeleleri mesleğin merkezine yerleştiren radikal bir yeniden inşa süreciyle mümkündür. Belki de tam bu nedenle, korunması gereken tek yapı “aile” olarak kodlanmamalıdır; queer varoluşlar ile toplumsal çeşitliliklerin kamusal alanda eşit, onurlu ve güvenli bir biçimde var olma hakkı da savunulmalıdır.
Kaos GL dergisine abone olun
Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Toplumsal Cinsiyet Karşıtlığı-2 dosya konulu 205. sayısında yayınlanmıştır.
Abone olmak veya tek sayı satın almak için tıklayın.
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
Etiketler: insan hakları, yaşam, sosyal hizmet, aile, siyaset, trans, lgbti, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
