19/06/2026 | Yazar: Behzat Ali Tatar

Sesleri kısmak yerine birbirimizi duymayı seçtiğimizde; korkunun yerini huzur, nefretin yerini dayanışma alır. Hepimiz yasaklanmamış şarkıları, huzurla yaşayabileceğimiz evleri hak ediyoruz.

Sokaktan sahneye: Müstehcenlik suçlaması nasıl bir denetim aracına dönüştü? Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Fotoğraf: Özge Özgüner / csgorselarsiv.org

“Müstehcenlik ve Hayasızca Hareketler” suçlamaları bugün pek çok davada karşılaştığımız bir suç haline geldi. Adını son dönemde Manifest grubu ve Mabel Matiz gibi ünlü isimlerle daha sık duymaya başladık. Peki bu “suç” ne zaman bir suç haline geldi ve aslında altında neler yatıyor? Translar, kadınlar ve LGBTİ+'lar bu suçlamaların neresinde kalıyor?

Her şeyin en başı

Bunları anlamak için tarihin çok da gerisine gitmeden 90’lı yıllara gelmemiz gerekiyor. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra hayat translar için çok daha farklı seyretmeye başladı. İlk durağımız Ülker Sokak olacak. O dönem Cihangir ve Beyoğlu yalnızca ışıltılı kafelerin ve pahalı restoranların olduğu bir yer değil trans kadınların, seks işçilerinin ve toplumun “öteki” olanlarının yaşadığı bir semtti. 1996 yılında İstanbul'da yapılacak olan “Habitat II Zirvesi”ni bahane ederek devlet, uluslararası misafirler gelmeden önce Beyoğlu’nu “temizlemek” istedi. Trans kadınlar devlet için görünmesini istemedikleri bir “leke”ydi çünkü. İşte tam bu noktada hikayenin en önemli aktörlerinden Süleyman Ulusoy çıkıyor karşımıza.

Ülker Sokak polis panzerleriyle ablukaya alınmış, sokağa giriş çıkışlar kapatılmış, bakkala gitmek bile “emre aykırı” sayılıp gözaltına alınma sebebi olmuştu. Ülkü Ocakları sokağın başına masalar kurup, esnafı "Translara bir şey satarsanız dükkanınızı yakarız" diye tehdit etmişlerdi. O dönem gözaltına alınan trans kadınlara türlü işkenceler yapılmış, insanlık suçları işlenmişti. Ama yasalar işkenceci yönetimlerin yanında olmadığı için trans kadınlar tutuklanamıyordu. Sonuç olarak devlet ve kolluk kuvvetlerinin baskısıyla trans kadınlar barınamaz hale geldi, evlerinden atıldı, semt “soylulaştırıldı”.

İkinci durağımız Eryaman ve Esat. Yıl 2006, iktidarda AKP’nin olduğu yıllar. Ülker Sokak’tan sürülenlerin bir kısmı ve Anadolu’dan gelenler Ankara’ya yerleşmişti. İstanbul’da yaşanan devlet şiddetinin yerini bu sefer Ankara’da çeteler aldı. Eryaman’da bir grup “Mahallemizde fuhuş istemiyoruz!” adı altında organize olup çeteleşti. Eryaman'daki saldırıların arkasında bölgeye lüks konutlar yapan KC İnşaat şirketi vardı. Transları "görüntü kirliliği" olarak görüp dairelerin değerini düşürdükleri için hedef aldılar. Trans kadınların evlerinin camları taşlandı, kapıları kırıldı. O dönem saldırıların başında olan Şemmus Taşdemir adlı çete lideri, Sabah Gazetesi'ne "Ben Eryaman'ı bunlardan temizledim" diye röportaj verdi ve kahramanlaştırıldı. Polis bu sefer olanlara seyirci kaldı, yani çetelere sırtını yaslayacakları bir duvar oldular. Dilek İnce pompalı tüfekle vurularak öldürüldü, katili ise bulunamadı.

Hukuk bu işin neresinde?

Bu olaylar sürerken, Mart 2005'te kabul edilen Kabahatler Kanunu ve hemen ardından Haziran 2005'te yürürlüğe giren yeni TCK ile süreç bambaşka bir boyuta taşındı. Kabahatler Kanunu’nda bizim için kritik madde 32. madde. “Emre Aykırı Davranış” maddesiyle birlikte kolluk kuvvetleri yargı kararı olmaksızın ceza kesme yetkisine sahip oldu. Trans seks işçileri; “Bekleme yapma!”,” Buradan git!” emirlerine uymadıkları gerekçesiyle kabahatli sayılıyorlardı. TCK madde 225 ve madde 226 işin içine girince biraz daha karmaşık hale geliyor durum. Kanunda madde 225’te “teşhircilik” kavramının tanımı yoktu ve bu muğlak durum birçok suçlamanın önünü açıyordu. Sokakta yürümek, sosyal medyada fotoğraf paylaşmak, sahne kıyafeti giymek savcının yorumuna göre “teşhircilik” kapsamına alınabilir hale geldi. Madde 226’da ise "Müstehcen görüntü, yazı veya sözleri basın ve yayın yoluyla yayınlayan veya yayınlanmasına aracılık eden kişi..." ifadesiyle yetişkinlere yönelik içerikler de suç kapsamına alındı. Amaç çocukları korumak ve pedofili ile mücadele etmek olmasına rağmen bu uygulama yetişkinleri de kapsar hâldeydi. Günümüzde ise sosyal medya paylaşımları, müzik klipleri (Mabel Matiz vs.) bu maddenin "basın ve yayın yoluyla yayınlama" fıkrasına dayandırılarak soruşturuluyor. Dolayısıyla TCK’daki bu maddeler doğrudan ifade özgürlüğüne bir müdahale aracı olarak kullanılmaya başlandı.

Günümüzde çok daha kuvvetli bir şekilde kendini göstermeye başladı bu durum. Mabel Matiz'in Karakol klibinde herhangi bir çıplaklık ya da cinsel eylem bulunmamasına rağmen yalnızca LGBTİ+ temsili nedeniyle RTÜK tarafından yaptırım uygulandı. Klipte Mabel Matiz erkek bir partnerle karşılıklı oturuyor, birbirlerine çiçek veriyorlar ve sarılıyorlardı. Cinsel bir içerik yoktu, duygusal bir yakınlık vardı. RTÜK klibi yayınlayan müzik kanallarına üst sınırdan idari para cezası kesti. Gerekçe ise "Türk aile yapısını bozmak" ve "manevi değerlere aykırılık" oldu. Sanatçı üzerindeki baskı, RTÜK yaptırımlarıyla sınırlı kalmadı. Matiz’in “Perperişan” şarkısı ise mahkeme kararıyla dijital platformlarda erişime engellendi. Sadece erişim engeliyle kalmadı; İçişleri Bakanlığı, sanatçı hakkında “Genel ahlaka aykırılık” gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu. Devlet artık RTÜK cezası ile yetinmiyor, İçişleri Bakanlığı doğrudan devreye girip şarkıya “güvenlik sorunu” gibi muamelede bulunuyor.

Manifest davasında ise sanatın ve eğlencenin kriminalize edilmesini izliyoruz. Grup üyeleri sahne kıyafetleri ve dans koreografileri gerekçe gösterilerek “Hayasızca Hareketler” (TCK 225) ve “Teşhircilik” suçlamasıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından resen (şikayet beklemeden) soruşturma başlatıldı. Konser görüntülerinin sosyal medyada paylaşılması, Ankara 6. Sulh Ceza Hakimliği tarafından "Milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması" gerekçesiyle yasaklandı. Bir konser ve dans şovu “milli güvenlik sorunu” sayıldı. Grup üyelerine 3 ay 22 gün hapis cezası verildi ve hükmün açıklanması geri bırakıldı. Ayrıca yargılama süreci boyunca grup üyelerine yurt dışına çıkma yasağı getirildi. Bu dava “müstehcenlik” suçlamasını yalnızca porno sitelerine veya cinsel içerikli paylaşımlara değil, binlerce kişinin katıldığı açık hava konserlerine kadar genişletildiğinin kanıtıdır. Devlet, artık sanatçıların nasıl giyineceğine ve nasıl eğleneceğimize karar veren bir iktidar mekanizması haline geldi.

Zulüm devam ediyor

1970’li yıllardan beri trans kadınların yaşadığı Türkiye’nin en büyük trans gettolarından biri olan Bayram Sokak’ta da Kasım 2021’de bazı binalar "fuhuş yapıldığı" iddiasıyla mühürlenmeye başlandı. 10 Kasım 2021'deki mühürlemede sadece gençler değil, gidecek yeri olmayan, tek başına hayatta kalamayacak yaşlı trans kadınlar da sokağa atıldı. Ancak asıl büyük dalga Mart 2024'te geldi. Beyoğlu Kaymakamlığı kararıyla, trans kadınların yaşadığı 12 numara başta olmak üzere birçok bina mühürlendi. Gerekçe; "Genel Ahlak", "Fuhuşla Mücadele" ve "Kamu Düzeni". Kadınlara evlerini boşaltmaları için sadece birkaç saat verildi. Eşyalarını bile alamadan sokağa atıldılar. Kapılara mühür vuruldu. 

80 darbesi sonrası yaşananlarla günümüzde yaşanan olayların ortak birçok özelliği bulunuyor. Kimi zaman devlet, kimi zaman kolluk kuvvetleri, kimi zaman çeteler yani kısacası iktidar sahibi olan veya halk ağzıyla “bileği güçlü olan” taraf; kadınların, LGBTİ+'lar ve transların hayatları hakkında onları birçok baskıya maruz bırakıyor. Toplumun kendilerince “öteki” olarak gördükleri kesimindeki herkesin varoluşu kriminalize ediliyor. Dinlediğimiz müzikten, bir sokakta yürüyüşümüze kadar en basit şeylerin bile bir tehdit unsuru olarak görülmesini sağlamak istiyor bu düzen. Toplumun “ötekileri” ise her şeye rağmen dans etmeye, şarkı söylemeye ve birlikte yürümeye devam ediyor. 2013 İstanbul Onur Yürüyüşü’nde 100.000’i aşkın insan Taksim’de yürümüştü ve kimsenin “ahlakı” bozulmamıştı.

Toplum mimarlığı

Müstehcenlik ve Hayasızca Hareketler kanunlarıyla birlikte aslında bir toplum mimarlığı yapıldığını ortaya koyuyor bütün bu olaylar. Kanunlar her zaman bir düzeni veya toplumu korumak için değil, toplumu yeni bir noktaya yönlendirmek için de kullanılabilir. Farklı iktidarların farklı yargı sistemlerine sahip olmasından ve iktidar değişikliği ile birlikte gidilen kanun değişiklikleri bunu açıklar nitelikte. Yargının bağımsız olduğu bir toplum düzeni ile bu sorunlara karşı bir nebze de olsa çözümler bulunacağını biliyoruz. Hukukun üstünlüğü bütün devletlerce kabul edilmeli ve istisnasız uygulanmalıdır. Nefret politikalarının yerini barışçıl ve eşitlikçi bir toplum düzeni almalıdır.

Nefrete inat, yaşasın hayat!

Bu yazı kaleme alma amacım ortak bir geleceği nasıl birlikte kurabileceğimizi görebilmek. Çünkü gerçek ahlak; yasalarla örülü duvarlar değil, birbirimizin varoluşuna duyacağımız saygıdan geçiyor. Sesleri kısmak yerine birbirimizi duymayı seçtiğimizde; korkunun yerini huzur, nefretin yerini dayanışma alır. Hepimiz yasaklanmamış şarkıları, huzurla yaşayabileceğimiz evleri hak ediyoruz.

Dayanışmayla...

 *KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: insan hakları, kadın, medya, kültür sanat, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks, müstehcenlik
İstihdam