31/07/2026 | Yazar: Aksu Bora
Öfke iyidir, harekete geçirir insanı ama öfkede ortaklaşmak o kadar iyi değildir- kimin neye öfkelendiği o kadar açık değildir, bir arada durabilmek için öfkeyi harlamaktan başka yol bulamayabilirsiniz, birbirinden çok farklı şiddet deneyimlerini aynı torbaya atınca bir noktadan sonra şiddeti anlayamaz hale gelme ihtimaliniz çok yüksektir…
Feminist kadınların yeni sağ hareketler içinde ne işleri olabilir? Feminizmin eşitlikçiliği bakımından solla yakınsadığına, eşitliğin de içsel olarak özgürlükle bağlantılı olduğuna iman etmiş biri olarak bu soruya “kendilerini feminist zannediyorlar ama aslında değiller” diye cevap vermeyi isterdim. Ve korkarım kendimi kandırmış olurdum. Çünkü feminizmin öyle bir damarı her zaman vardı; aşırı bir özetlemeyle, “güçlenme” damarı. Şimdi mesela MAGA’cıların gösterilerinde falan karşımıza çıkan, en az on yaş genç gösteren o adaleli, kepli, ince kadını bu damarın “yüzü” olarak düşünebiliriz. Güçse güç, girişimse girişim, iddiaysa iddia. Sağcı diye ille de tradwife olacak değil (bu tipin en meşhur örneğinin, sekiz çocuğuyla ve hayvanlarıyla sabahın seherinde kalkıp süt sağan eski balerinin videolarını görmüşsünüzdür: @TheBallerinaFarm). Feminizmi “kadın hakları”na indirgeyip bunu da bir “medeniyet” göstergesi olarak görünce, pekala oluyor yani. Eşitliği epey sınırlı bir “fırsat eşitliği”ne çeviriyorsun, özgürlük zaten konu dışı, eh, tamam.
Görünürde aynı şeyi söylüyor gibisin ama fersah fersah uzaktasın aslında- uzak ne kelime, karşı saftasın.
Naomi Klein, adaşı Naomi Wolf ile karıştırılıp durmasına kafayı takıp yazdığı Doppelganger kitabında bunun mekanizmasını güzel anlatıyor. Doppelganger, insanın kendisine tıpatıp benzer ikizi demek. Bu yeterince korkutucu zaten ama bir de sizi karıştırdıkları kişi yavaş yavaş delirip komplo teorileri evrenine dalan biriyse, büsbütün can sıkıcı. Kitabın alt başlığı, Ayna Dünyaya Yolculuk. Diyor ki Klein, yeni sağın yaptığı, solcuların anlattıkları hikâyenin belli başlı temalarını alıp tamamen farklı bir kurgu içinde, tamamen farklı bir niyetle yeniden anlatmak. Mesela Klein’ın gözetleme kapitalizmi hakkında söylediği şeyleri alıp her an hepimizi izleyen karanlık güçlerin varolduğu bir Black Mirror hikâyesine çevirmek ve Fox TV’deki aşı karşıtı nutuklarına dayanak yapmak (“vücudumuza zerkedilen bu sıvıyla bizi istedikleri gibi yönetecekler”). Naomi Wolf, 1990’larda Güzellik Miti isimli kitabıyla 3. Dalga feminizmin önemli bir ismi haline gelmişti ve otuz yıl sonra MAGA’cı Steve Bannon’un programlarının en gözde konuğu oldu. Ve tabii hâlâ feminist.
Kendilerine feminist demeseler de Türkiye sağı içinde de böyle bir damar var- açın KADEM’in sayfasına bakın: “Varoluşta eşitlik, sorumlulukta adalet” mottosuyla “adaletten ayrılmadan kadın haklarını savunmak” istediklerini anlatıyorlar (videolar o kadar profesyonel işi ki, insan düşünüyor ister istemez, reklamcılara verdiğiniz parayla biz neler yapardık!).
Özgürlükçülüğün ve eşitlikçiliğin gücünü kaybetmediği bir dünyada bu, dert edecek bir şey olmazdı. Feminizmin rüzgarı kimleri etkilemedi ki…
Ama durum böyle değil. Aslında tam tersi. Güvenlikçi politikaların geniş kitleler tarafından desteklendiği bir zaman bu. Güvencesizlik ve belirsizliğin yarattığı korku, özgürlüğün bir tehdit gibi algılanmasına yol açıyor. Dolayısıyla, özgürlükçü bir hareket, bırakın başkalarını etkilemeyi, yeşereceği toprağı bile bulamıyor. Böylece etki, Naomi Wolf’unki gibi bir ters çevirmeli taklite dönüşüyor ve karşısında duracak hiçbir şey yok! Nasıl anlatacaksın her birine “o öyle değil, şunun bağlamı bu, tamamen yanlış bir yorum bu” filan diye. Yapıştırırlar cevabı, kalırsın öyle: “Neye göre, kime göre!”
Bununla kalsa iyi, insanların ömürlerini verdikleri idealler ve inançlar bambaşka hikâyelere malzeme edilirken, her şey birbirine karışıyor. Yeterince sık, yeterince yüksek sesle ve yeterince uzun zaman söylenen yalanların sahi sanılması gibi, yeterince karıştırırsanız, aradaki farklar da yokmuş gibi oluyor. Özgürlük tercih imkânıymış, eşitlik aynılıkmış, adalet herkesin yerini bilmesiymiş, sol elitizm ve sağ da halkçılıkmış. Milyonlarca sinek yanılıyor olamaz!
Böyle bir atmosfer içinde yaşayan kimsenin bu tersine çevirmelerin etkisinden muaf kalabileceğini sanmıyorum- hepimiz kendi meşrebimizce, kendi bulunduğumuz yerden, etkileniyoruz. Ama az, ama çok. Bileşik kaplar prensibi diye bir şey var nihayetinde, bir taraftaki basıncı değiştirirseniz, öteki tarafta da değişir.
AKP’nin kültürel hegemonyayı bir türlü kuramadığı hakkındaki (biraz büyüklenmeci) iddiaya bu nedenle inanmıyorum. Kurdular. Kendi hegemonyaları mı bu yoksa kullanışlı buldukları için üzerine atladıkları bir zamanın ruhu treni mi, emin değilim gerçi. Ama korkuyla, hınçla, öfke ve hasetle zehirlendiğimizden eminim. Başka türlü siyasal kutuplaşmanın hayatımızı bu kadar etkilemesi mümkün olur muydu? O kadar ki, toplumsalın dokusu tel tel dökülüyor, kendine küçük bir cemaat bulamayan açıkta kalıyor!
Küçük cemaatlerin olayı insana bir aidiyet sunmasıdır, tıpkı aile gibi. Başınızı sokacak bir ev. Ve insanı feci şekilde bunaltmasıdır- aileden bile beter olabilir. Nasıl bunaltır? Mutlak itaat ister bir defa (bunun dayanışma olduğunu iddia ettiği vakidir), “içerisi” ile “dışarısı” arasındaki çizgiyi güçlendirmeye çalışır, dışarıdaki her şey üç aşağı beş yukarı aynıymış da içerideki her şey onlardan tamamen farklıymış gibi yapar mesela. Politik örgütlenme kisvesine bürünür, ahlakla politikayı birbirine karıştırır. Ki zaten bu ikisinin (ve daha birçok başka ikilinin de) “bir ve aynı şey” olduğunu durmadan ve durmadan dinlemiyor muyuz yıllardır?
Feminizm gibi “kişisel olan politiktir” demiş bir hareketteyseniz, iş büsbütün çetrefildir - kişisel diye bir şey yokmuş gibi! Oysa biliyorsunuz, kişisel alanın yok edildiği rejimin adı, totaliterliktir. Feminizmin kişisel alanı politikleştirmesi, buna hiç mi hiç benzemez (Ayna Dünyaya Yolculuk!). Çünkü amaç kişisel alanı ortadan kaldırıp politik iktidarın hükmünü her yerde sürmesini sağlamak değildir. Tersine, politik iktidarın orada da var olduğunu, kişisel ilişkilerin içindeki eşitsizliğin bir rejime işaret ettiğini göstermek ve bu eşitsizlikleri ortadan kaldırmanın politikasını oluşturmaktır. Cinsiyet ilişkileri iktidar ilişkileridir, evet. Ama bundan ibaret değillerdir. İktidarın kurduğu özne fikri son derece zihin açıcı, doğru. Fakat tam da bugün, “kimlik politikası” denen şey bir mağduriyet/travma anlatısına dönüşmüşken, bunu yeniden düşünmek gerek.
Bizi biz yapan, başımıza gelenler olduğu kadar, onlarla ne yaptığımızdır da. Bu ikinci kısmı unutma eğiliminde olduğumuzdan korkuyorum. “Rıza inşası” diye bir lafı neden kullanır insan? “Beni kandırdı” mı demek bu? “Devletin topluma yaptığını o da bana yaptı” mı? Cinsiyet ilişkilerindeki iktidar öyle bir şey mi, bir tarafta “fail” var, öteki tarafta iktidarla kurulan özne? Ki rızası ancak fail tarafından inşa edilebilir, madem ki patriyarka içinde yaşıyoruz. Foucault bu kadarını hak etmemişti bence!
“Ayna dünya”nın çekiciliği şurada ki, bir kavramın, bir sloganın, bir düşüncenin bağlamını hatırlatmak, aslında ne demek olduğunu açıklamak gibi sıkıcılıkların yerine ani aydınlanmalar, içe doğmalar, hislerine akacak yatak bulmalar… koyabiliyor. “Bir ve aynı şeydir”in çekiciliğiyle hangi ince eleyip sık dokuma başa çıkabilir? Birlikte akarkenki o güç hissinden nasıl vazgeçilir?
Cemaat hayatı, politik örgütlenmeden farklı olarak, ince eleyip sık dokumaktansa “bir ve aynı şeydir”e yelken açmaya elverişlidir- genellikle. “Ama şu da var”lara pek yer yoktur çünkü ortaklığın tadını kaçırırlar. Tadımızı kaçırıyorsan, bizden değilsin, bizden değilsen, onlardansın! Sizi kadınlıktan bile atabilirler. (https://t24.com.tr/yazarlar/asli-tohumcu/bir-benjamin-e-anlattiklarim,51335)
Kadınlığın ondan atılabileceğimiz bir şey olarak tahayyül edilmesi, bana öyle geliyor ki, feminizmin esasına aykırı (ama başta da dediğim gibi, feminizmin esası diye bir şey kalmamış olabilir). O esas bence “kadın hakları” değil, cinsel şiddetle mücadele de değil, cinsiyetli bedenlerin toplumsal olarak kuruldukları fikridir. Kadın haklarını savunmanız için feminist olmanıza gerek yok, asgari bir adalet fikri işinizi görür. Cinsel şiddete karşı çıkmak için de feminist olmanıza gerek yok, vicdan yeter. Feminizmi feminizm yapan, toplumsal cinsiyet kavramıdır- cinsiyet ilişkilerinin bir sistem (patriyarka) içinde işlediğini iddia edebilmeniz için de bu kavrama ihtiyacınız vardır, cinsiyet eşitsizliklerini analiz edebilmek için de, cinsel şiddeti anlayabilmek için de. Ama fail tarafından şiddetle inşa edilmiş bir “kadınlar” cemaatinin yerini tutmaz tabii. “Kadınlar”ı politik özne haline getirmenin bir yolu kadınlığı bir kimlik gibi düşünüp başlarına gelenler (ortak ezilme) üzerinden ortaklaştırmaktır. Bu daha kolay, daha cazip bir yoldur. Hep öyle oldu. Kendinizi yeni sağcı feministle aynı yerde bulmanızı engelleyen bir şey kalmaz bu yolda. Üç aşağı beş yukarı, bir ve aynı şeydir!
Cinsel şiddet kadınları ortaklaştırıyor olabilir. Cezasızlığa duyduğumuz öfke de. Ama işte, “bir ve aynı şey” değil bu. Nasıl emeğimize el konması bir ve aynı şey değildiyse, nasıl ezilmişlik çok farklı biçimler aldıysa. Öfke iyidir, harekete geçirir insanı ama öfkede ortaklaşmak o kadar iyi değildir- kimin neye öfkelendiği o kadar açık değildir, bir arada durabilmek için öfkeyi harlamaktan başka yol bulamayabilirsiniz, birbirinden çok farklı şiddet deneyimlerini aynı torbaya atınca bir noktadan sonra şiddeti anlayamaz hale gelme ihtimaliniz çok yüksektir…
Türkiye’de feministler uzun bir yol kat ettiler, örgütlenmenin feministçe yollarını keşfetmeye, bunları açmaya çalıştılar. Bütün politik hareketlerde olduğu gibi cemaatleşmeler de oldu ama bunu bir sorun olarak gördüler, bağırlarına basmadılar, oradan çıkmanın yollarını aradılar.
“Ayna dünya” yalnızca karşımızda gördüğümüz bir şey değil, biz de karşımızdakini yansıtıyor, onu taklit ediyoruz. Hele ki bu kadar ufunet içinde yaşarken, bu kadar güçlü zehirleri soluyup dururken, böyle saldırı altındayken. Mabel’in şarkısında, o neşe, hafiflik dolu sözlerde cinsel şiddet ve pedofili görmek için epey bir zehirlenmiş olmak lazım.
Hasmına benzemek, yenilginin en berbatı bana sorarsanız.
Kaos GL dergisine abone olun
Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Perperişan dosya konulu 206. sayısında yayınlanmıştır.
Abone olmak veya tek sayı satın almak için tıklayın.
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
Etiketler: insan hakları, kadın, medya, yaşam, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
