10/09/2026 | Yazar: Remzi Altunpolat
Bu yazı, Kaos GL’nin 32. kuruluş yıldönümü vesilesiyle kaleme alınmıştır. Birbirimizi bulduğumuz, sözümüzü ve mücadelemizi çoğalttığımız nice yıllara; yaşasın Kaos GL!
Türkiye’de LGBTİ+ hareketinin tarihini, sessizlikten görünürlüğe ve görünürlükten haklara doğru ilerleyen kesintisiz bir özgürleşme hikâyesi olarak anlatmak mümkün değil. Bu tarih, görünürlük ile görünürlüğün bedeli, kurumsallaşma ile bürokratikleşme, hukuki tanınma ile devlet denetimi, kitleselleşme ile hedef hâline gelme arasındaki gerilimlerle ilerlemiştir.
LGBTİ+lar görünür oldukça toplum kendiliğinden özgürleşmemiş; hareket büyüdükçe karşı hareket de örgütlenmiştir. Önce polis şiddeti ve ‘genel ahlak’, ardından dernek kapatma davaları ve etkinlik yasakları, nihayet aile, çocuk, din ve millet adına yürütülen devlet destekli bir seferberlik devreye girmiştir. Dolayısıyla hareketin tarihi yalnız LGBTİ+’ların nasıl örgütlendiğinin değil, rejimin cinsellik ve toplumsal cinsiyet alanını hangi araçlarla düzenlediğinin de tarihidir.
Bu seyir birkaç tarihsel merhale üzerinden okunabilir: 1980’lerde birbirini bulma ve hayatta kalma; 1990’larda kendi adını koyma; 2000’lerde dernekleşme ve hak siyasetinin kurumsallaşması; Gezi sonrasında kitleselleşme; 2015’ten itibaren yasak rejimi; 2020 sonrasında ise LGBTİ+ karşıtlığının devletin ideolojik harcına dönüştürülmesi.
Baskı, rüşeym hâlindeki hareket ve ilk kolektif itiraz
Türkiye’de LGBTİ+ hareketinin ilk nüveleri 1980 öncesinde görülmeye başlamıştı. İzmir’de İbrahim Eren çevresinin Ege Çevre Sağlığı Derneği bünyesindeki buluşmaları, henüz süreklilik kazanmış bir örgüt yaratmasa da eşcinsellerin birbirlerini bulabildikleri ilk kolektif zeminlerdendi. Ankara ve İstanbul’da da kişisel ilişkiler, ev toplantıları ve dar çevreler üzerinden benzer temas ağları kuruluyordu. Bunlar bugünkü anlamıyla birer LGBTİ+ örgütü değildi; fakat yalnızlığın müşterek bir tecrübeye, müşterek tecrübenin de siyasal bir sezgiye dönüşmesinin başlangıcıydı.
12 Eylül darbesi bu kırılgan ilişkileri dağıttı. Askerî rejim yalnız partileri, sendikaları ve devrimci örgütleri bastırmadı; makbul yurttaşlığı itaate, aileye ve katı cinsiyet rollerine bağlayan bir toplumsal disiplin kurdu. 1981’de ‘kadın kıyafetiyle sahneye çıkma’ yasağının uygulanması ve Bülent Ersoy’un yıllarca sahneden uzaklaştırılması, devletin cinsiyet düzenine uymayan bedenleri kültürel ve kamusal hayattan sürme iradesinin simgesiydi. Trans kadınlara yönelik gözaltılar, saç kesme, falaka, kent merkezlerinden uzaklaştırma ve zorla başka şehirlere gönderme uygulamaları ise olağan polis pratiği hâline gelmişti.
Bu nedenle ilk dönemin asli özneleri, daha sonra hareket tarihinin merkezine yerleşecek örgütlü gey ve lezbiyen çevrelerden önce, kamusal görünürlükleri nedeniyle devlet şiddetiyle doğrudan karşılaşan trans kadınlardı. Onların mücadelesi başlangıçta tanınma veya temsil talebinden ziyade yaşama, çalışma ve kentte kalma mücadelesiydi. Kimlik siyasetinden evvel bedenin, sokağın ve hayatın müdafaası vardı.
İbrahim Eren’in 1985’te İstanbul’a dönmesinin ardından gelişen Radikal Demokratik Yeşil Parti Girişimi, eşcinselleri, feministleri, antimilitaristleri, ateistleri ve çevrecileri aynı siyasal arayış içinde buluşturmayı amaçladı. Basının küçümseyici bir ifadeyle ‘eşcinseller partisi’ diye andığı bu girişim, dönemin sol örgütlerinde dahi kolayca yer bulamayan eşcinsellik meselesini doğrudan siyasal alanın konusu hâline getirdi. Girişimin ömrü kısa olsa da sonraki hareketin feminist, ekolojist ve antimilitarist damarlarını önceden haber veriyordu.
Nisan 1987’de Gezi Parkı’nda başlayan, polis müdahalesinin ardından evlerde sürdürülen açlık grevi, LGBTİ+’ların devlet şiddetine karşı ilk örgütlü kamusal çıkışlarından biri oldu. Başlangıçta az sayıda kişinin üstlendiği eylem zamanla transların, eşcinsellerin, sanatçıların ve insan hakları savunucularının katılımıyla genişledi. İnsan Hakları Derneği çevresiyle kurulan temaslar ve İHD bünyesindeki Cinsel Azınlıklar Komisyonu girişimi, meselenin insan hakları diline taşınmasına katkıda bulundu. Trans kadınların 1989’daki Pürtelaş eylemi de baskıya karşı müşterek itirazın başka bir uğrağıydı.
1988’de Medeni Kanun’da yapılan değişiklikle cinsiyet değişikliğinin nüfus siciline geçirilmesine ilk defa açık bir hukuki dayanak sağlandı. Ne var ki bu, cinsiyet kimliğinin kişinin kendi kaderini tayin hakkının bir parçası olarak tanınması değildi. Devlet, daha önce bütünüyle inkâr ettiği bir varoluşu ancak tıbbın ve yargının denetimine teslim ederek kabul ediyordu. Tanıma, aynı zamanda tasnif ve denetim demekti.
1980–1993 arasında örgütsel kurumsallaşma arayışları ve farklı muhalif çevrelerle temaslar vardı; fakat LGBTİ+ların kendi adlarıyla faaliyet gösterdiği müstakil ve süreklilik taşıyan bir yapı henüz ortaya çıkmamıştı. Dönemin belirleyici çizgisi, kalıcı bir örgüt çatısı kurmaktan önce birbirini bulmak, hayatta kalmak ve devlet şiddetine karşı ilk kolektif itirazları yükseltmekti. Maruz kalınan şiddetin münferit bir talihsizlik değil ortak bir tahakküm biçimi olduğunun kavranması, sonraki hareketin asıl siyasal eşiğini oluşturdu.
Kendi adını koymak: Yayın, sokak ve kamusal açılma
1993, Lambdaistanbul’un kuruluşu ve ilk Onur Haftası girişimiyle hareketin kendi adıyla ortaya çıkışında temel bir kırılmadır. İstanbul’da Cinsel Özgürlük Etkinlikleri adıyla panellerin, söyleşilerin ve bir yürüyüşün yapılması planlandı; ancak valilik etkinliklere ve yürüyüşe izin vermedi, yabancı konuklar sınır dışı edildi, hazırlık komitesinden kişiler gözaltına alındı. Bu yasaklamanın ardından bir arada kalmayı sürdüren grup Lambdaistanbul adını aldı. Böylece 1993, hem ilk Onur Haftası teşebbüsünün engellendiği hem de bu engellemenin kalıcı bir örgütlenmeye dönüştüğü yıl oldu.
Bir yıl sonra Kaos GL dergisinin Ankara’da ‘Kaos Şanlıyor!’ diyerek yayımlanmaya başlaması, hareketin kendi sözünü üretebildiği, dolaşıma sokabildiği ve arşivleyebildiği kalıcı bir mecra yarattı. Dergi yalnız eşcinsellerin birbirini bulmasını sağlamadı; eşcinselliği özel hayatın mahrem bir meselesi olmaktan çıkararak heteroseksizm, patriyarka, militarizm ve kapitalizmle bağlantılı siyasal bir mesele olarak kurdu. Bir hareket, yalnız sokağa çıktığında değil, kendi kavramlarını ve hafızasını ürettiğinde de doğar. Kaos GL’nin önemi biraz da burada yatıyordu.
1995’te yapılmak istenen Gay ve Lezbiyen Övünç Haftası’nın yasaklanması, kamusal görünürlüğe karşı devlet refleksinin devam ettiğini gösterdi. Aynı yıllarda Venüs’ün Kızkardeşleri gibi lezbiyen oluşumların ortaya çıkması, hareketin içindeki erkek egemenliğini ve temsil eşitsizliğini tartışmaya açtı. Böylece hareket yalnız dışarıdaki heteroseksist tahakkümle değil, kendi bünyesinde yeniden üretilen iktidar ilişkileriyle de karşılaşmaya başladı.
1996’da ODTÜ’de kurulan LEGATO, LGBTİ+ örgütlenmesinin üniversitelere girişinin başlangıcıydı. Aynı yıl Kaos GL’nin Ankara’daki 8 Mart yürüyüşüne katılması feminist hareketle kurulan bağın kamusal bir ifadesi oldu. İstanbul’daki Ülker Sokak saldırıları ise Habitat II Konferansı öncesinde yürütülen kentsel ‘temizlik’ siyasetinin sınıfsal ve cinsel mahiyetini açığa çıkardı. Translar yalnız kimlikleri nedeniyle değil, kentin sermaye ve turizm için yeniden düzenlenmesinin önünde görülen yoksul ve uygunsuz sakinler oldukları için de yerlerinden edildiler. Ülker Sokak, cinsiyet rejimi ile kentsel rantın birbirinden ayrılamayacağını gösteren erken bir örnekti.
1998’den itibaren düzenlenen İstanbuluşma, Güztanbul ve BaharAnkara toplantıları, farklı şehirlerde yaşayan LGBTİ+lar arasında ilk düzenli ülke ölçekli temasları yarattı. Demet Demir’in 1999’da ÖDP’den Beyoğlu Belediye Meclisi adayı olması, açık kimlikli bir trans kadının siyasal temsile talip olması bakımından mühimdi. Mesele artık yalnız başkalarının LGBTİ+’lar hakkında ne söylediği değil, LGBTİ+’ların kendi sözleriyle siyasal alana müdahale etmesiydi.
Kaos GL’nin 2001’de Ankara 1 Mayıs’ına kendi pankartıyla katılması da bu bakımdan tarihsel bir eşikti. Gökkuşağı bayrağının emek hareketinin geleneksel meydanında görünmesi, hem solun heteroseksizmine hem LGBTİ+ mücadelesini sınıftan ve toplumsal mücadelelerden kopuk gören anlayışa karşı bir müdahaleydi. Lambdaistanbul’un 2002’de 1 Mayıs’a ve savaş karşıtı platformlara katılması, Mehmet Tarhan’ın vicdani ret açıklaması ve antimilitarist çevrelerle kurulan ilişkiler aynı siyasal yönelimin parçalarıydı.
Feminist hareket, anarşist ve antimilitarist çevreler ile sosyalist sol, bu kamusal açılmanın başlıca temas alanlarıydı. Bu ilişkiler her zaman pürüzsüz değildi: soldaki sınıf indirgemeciliği ve heteroseksizm kadar feminist hareketle yaşanan temsil ve özne tartışmaları da hareketin siyasal dilini biçimlendirdi. Yine de LGBTİ+ hareketinin kendi sınırlarının dışına çıkmasını, 8 Mart’tan 1 Mayıs’a ve savaş karşıtı mücadeleye uzanan daha geniş bir muhalif kamusallığa yerleşmesini sağlayan da bu ihtilaflı fakat kurucu karşılaşmalardı.
2003’te yaklaşık otuz kişinin katıldığı ilk İstanbul Onur Yürüyüşü, 1993’te yasaklanan kamusal çıkışın on yıl sonra gerçekleşmesiydi. Sayının azlığına rağmen yürüyüşün anlamı büyüktü: LGBTİ+lar toplumdan hoşgörü isteyen mahcup bir azınlık olarak değil, sokağın ve şehrin eşit sahiplerinden biri olarak yürüyorlardı. Üniversite sempozyumları, Kaos GL ve Lambdaistanbul’un toplantıları, kültür merkezi faaliyetleri ve yayınlar sayesinde üniversite, sokak ve hareket arasında yeni bir dolaşım oluşuyordu.
Bu dönem çoğu zaman ‘dolaptan çıkış’ kavramıyla anlatılır. Ancak burada söz konusu olan yalnız bireylerin cinsel kimliklerini açıklaması değildi. Asıl dönüşüm, kişisel utanç ve yalnızlık olarak yaşanan şeyin siyasal bir tahakküm ilişkisi olarak adlandırılmasıydı. Dolaptan çıkan yalnız bireyler değil, kamusal bir özneydi.
Tüzel kişilik kazanırken: Hak siyasetinin kurumsallaşması
2005’te Kaos GL’nin, 2006’da Lambdaistanbul’un dernekleşmesiyle hareket yeni bir merhaleye girdi. Bu adımlar LGBTİ+ların hukuken örgütlenebilir bir toplumsal kesim olarak tanınması anlamına geliyordu. Fakat tanınmanın sınırları daha baştan belliydi. Kaos GL’nin tüzüğü ‘genel ahlaka aykırılık’ iddiasıyla savcılığa taşındı; Lambdaistanbul hakkında kapatma davası açıldı. Devlet LGBTİ+’ların tüzel kişiliğini kabul ederken aynı anda bu kişiliği ortadan kaldırmanın yollarını arıyordu.
Lambdaistanbul hakkındaki kapatma kararının Yargıtay tarafından bozulması önemli bir hukuki kazanımdı. Bununla beraber kararın örtük mantığı, eşcinsel ve trans varoluşu ancak çocuklara ‘özendirilmediği’ ölçüde meşru kabul eden korumacı ve heteronormatif sınırları da taşıyordu. Hukuk, hareket için hem mücadele zemini hem de makbul LGBTİ+lığı tarif eden bir iktidar diliydi.
2006’da Eryaman ve Esat’ta trans kadınlara yönelen örgütlü saldırılar, trans öz örgütlenmesini hızlandırdı. Pembe Hayat’ın kurulması, transların daha geniş LGBTİ+ yapıları içinde tali bir başlık olarak değil kendi sözleri ve ihtiyaçlarıyla örgütlenmesi bakımından belirleyiciydi. İstanbul LGBTT, Voltrans, T-Der, Siyah Pembe Üçgen, MorEl, Bursa Gökkuşağı ve Diyarbakır’daki oluşumlar hareketin hem coğrafi alanını hem özne terkibini genişletti. LİSTAG, aileyi yalnız baskının kaynağı olarak değil dönüşebilecek bir ilişki alanı olarak yeniden tartışmaya açtı. SPoD’un 2011’de kurulması ise sosyal politika, seçimler ve siyasal temsil çalışmalarını daha kurumsal bir düzleme taşıdı.
Üniversite topluluklarının çoğalması, Bilgi Üniversitesi Gökkuşağı LGBT Kulübünün kurulması, Homofobi Karşıtı Buluşmalar, KuirFest, konferanslar, kütüphaneler ve yayın faaliyetleri hareketin kendi bilgi üretim sahasını genişletti. Queer kuram; çeviriler, feminist tartışmalar, üniversite sempozyumları ve uluslararası temaslarla birlikte hareketin diline daha fazla nüfuz etti. ‘Gey ve lezbiyen hakları’ çerçevesinin sınırları, ikili cinsiyet düzeni, sabit kimlikler ve temsil ilişkileri daha yoğun biçimde sorgulanmaya başladı.
Bu yıllarda anayasal eşitlik, nefret suçları, askerlik, eğitim, sağlık ve çalışma hayatında ayrımcılık gibi talepler somutlaştırıldı. Raporlama, lobicilik, stratejik davalama ve uluslararası insan hakları mekanizmalarına başvuru hareketin olağan araçları hâline geldi. Böylece LGBTİ+ mücadelesi yalnız görünürlük siyaseti yürüten bir toplumsal hareket olmaktan çıkarak belirli alanlarda uzmanlık ve kurumsal hafıza üreten bir hak hareketine dönüştü.
Ne var ki dernekleşmenin sağladığı imkânlar yeni gerilimleri de beraberinde getirdi. Fonlara bağımlılık, profesyonel aktivizm, faaliyetlerin proje takvimlerine bağlanması ve hareketin sözünün insan hakları uzmanlığının teknik diline sıkışması tartışılmaya başlandı.
Gezi Ânı: Kitleselleşme, çoğullaşma ve yeni bir biz
Gezi İsyanı, LGBTİ+ hareketinin toplumsal mevkiini değiştirdi. LGBT Blok’un direnişteki görünürlüğü; LGBTİ+larla kent, ekoloji, kadın, emek, gençlik ve demokrasi mücadeleleri arasında yeni karşılaşmalar yarattı. Gezi Parkı’nın 1987 açlık grevinden sonra yeniden LGBTİ+ hafızasının merkezlerinden biri hâline gelmesi, tarihin garip fakat manidar bir dönüşüydü.
2013 ve 2014 İstanbul Onur Yürüyüşleri hareketin en kitlesel gösterilerine dönüştü. Ancak Gezi’nin etkisi yalnız katılımcı sayısıyla ölçülemez. Asıl değişim, LGBTİ+ların toplumun geri kalanından ayrılmış bir azınlık olmaktan çıkarak ortak siyasal kaderin kurucu öznelerinden biri gibi görünmeye başlamasıydı. Meydanda kurulan ‘biz’, farklılıkların silindiği yekpare bir birlik değil; birbirine benzemeyenlerin yan yana durabildiği çoğul bir müştereklikti.
Gezi sonrasındaki enerji İstanbul ve Ankara’nın dışına taştı. Mersin, Adana, Antalya, Antep, Malatya, Van, Dersim, Bursa, Antakya ve başka kentlerde yeni kolektifler, inisiyatifler ve Onur Haftaları ortaya çıktı. Bu yayılma, Türkiye LGBTİ+ hareketinin tarihini birkaç büyük şehirdeki kurumsal örgütlerin tarihi olarak anlatmanın kifayetsizliğini gösterdi. Bu oluşumların bir bölümü kısa ömürlü kaldı, bir bölümü ise faaliyetlerini kesintilerle sürdürdü. Her biri bulunduğu kentin özgül koşullarıyla kalıcı bir siyasal dil kuramamış olsa da hareketin coğrafi ufkunu genişletti ve büyükşehirlerin dışındaki LGBTİ+ deneyimlerini görünür kıldı.
Kürt LGBTİ+ örgütlenmelerinin görünürleşmesi, hareketin kamusal yüzünde uzun süre geri planda kalan etnik farklılıkları ve büyükşehirli, seküler, görece ‘beyaz’ temsil biçiminin sınırlarını tartışmaya açtı. Kürtlük ile LGBTİ+ varoluşunun kesişiminde yaşanan özgül deneyimlerin daha açık biçimde ifade edilmesine imkân verdi. Trans, interseks, biseksüel, queer, mülteci ve engelli LGBTİ+’ların özgül deneyimleri de daha görünür hâle geldi. Hareketin ortak adı uzarken, ortak öznenin sınırlarının hiçbir zaman tamamlanamayacağı anlaşılıyordu. Bu genişleme bir dağılma değil, ‘biz’in sürekli müzakereye açılmasıydı.
Hareket ile akademi arasındaki ilişki de bu genişleme içinde yeni bir düzeye ulaştı. Kaos GL ile Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı arasındaki iş birliğiyle heteroseksizm eleştirisi ve queer teori eksenli derslerin lisansüstü müfredata girmesi bunun dikkat çekici örneklerindendi. LGBTİ+ hareketi yalnız akademik bilginin konusu olmadı; kendi kavramlarını, sorularını ve tecrübesini üniversiteye taşıyarak bilgi üretiminin öznesi hâline geldi.
Emek ve sendika alanında da yeni temaslar kuruldu. KESK’e bağlı Eğitim Sen’in bazı şubelerinde LGBTİ+ komisyonları ve çalışma grupları oluşturuldu; KESK içindeki başka örgütlenmelerde ve diğer ilerici, devrimci sendikalarda eğitimler, paneller ve ortak faaliyetler yapılmaya başlandı. Bu çalışmalar cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılığı emek mücadelesinin konusu hâline getirirken, sendikal hareketin yerleşik aileci ve heteronormatif kabullerini de tartışmaya açtı.
2014 yerel seçimlerinde LGBTİ+ adayların CHP ve HDP listelerinde yer alması, Sedef Çakmak’ın Beşiktaş Belediye Meclisine seçilmesi ve Barış Sulu’nun 2015’te HDP’den milletvekili adayı olması siyasal temsil bakımından tarihsel eşiklerdi. LGBTİ+ taleplerinin parti programları ve seçim bildirgelerinde daha açık yer bulması, hareketin siyasal alandaki tesirini gösteriyordu.
Fakat Gezi’nin yarattığı imkân uzun ömürlü olmadı. Haziran 2015’te İstanbul Onur Yürüyüşü’nün polis zoruyla engellenmesi, yalnız bir yürüyüş yasağı değildi. İktidarın, Gezi sonrasında oluşan çoğul kamusal özneyi meydanlardan tasfiye etme iradesinin bir parçasıydı. LGBTİ+ların hedef alınması, daha geniş bir otoriter dönüşümün içinde gerçekleşti.
Sokağın kapatılması: 2015–2020 arasında yasak rejimi
2015, Türkiye LGBTİ+ hareketi açısından açık bir rejim kırılmasıdır. Daha önce barışçıl biçimde düzenlenen ve kitleselleşen İstanbul Onur Yürüyüşü, ‘Ramazan hassasiyeti’ gerekçe gösterilerek yasaklandı ve polis saldırısıyla dağıtıldı. Yasak, sonraki yıllarda istisna olmaktan çıkarak kural hâline geldi.
Bu dönüşüm Kürt meselesindeki müzakere sürecinin sona ermesi, savaş siyasetinin geri dönüşü, 7 Haziran ile 1 Kasım seçimleri arasındaki şiddet ortamı ve 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından kurulan OHAL rejimiyle birlikte gelişti. ‘Kamu düzeni’, ‘genel ahlak’, ‘toplumsal hassasiyet’ ve ‘güvenlik’, yalnız LGBTİ+ etkinliklerini değil muhalif kamusallığın tamamını sınırlandıran müphem ve sınırsız idari gerekçelere dönüştü.
Ankara Valiliğinin 2017’de bütün LGBTİ+ etkinliklerine süresiz yasak getirmesi, tek tek gösterilerin engellenmesinden daha ileri bir müdahaleydi. Henüz gerçekleşmemiş her toplantıyı peşinen tehdit sayan bu karar, LGBTİ+ varlığını başlı başına bir kamu düzeni meselesi olarak kuruyordu. OHAL sona erdikten sonra da yasakların sürmesi, olağanüstü hâlin geçici bir hukuk rejiminden kalıcı bir yönetme tekniğine dönüştüğünü gösterdi.
İstanbul, Ankara, İzmir ve Mersin başta olmak üzere çok sayıda şehirde Onur Yürüyüşleri ve kültür-sanat etkinlikleri engellendi. Üniversite toplulukları üzerindeki baskı arttı; 2019 ODTÜ Onur Yürüyüşü polis müdahalesiyle dağıtıldı. Bazı örgütler mekânlarını kaybetti, faaliyetlerini azaltmak zorunda kaldı; kimi aktivistler yurt dışına çıktı. Hareketin kamusal görünürlüğü tamamen ortadan kalkmasa da onun maddi dayanakları aşındırıldı.
Gezi sonrasındaki 2013–2015 döneminde CHP’de LGBTİ+ haklarına verilen destek, birkaç adayın ve sınırlı sayıdaki parti mensubunun münferit çabalarıyla kaldı; hiçbir zaman partinin genel siyasal hattına mal olmadı. HDP ise parti belgeleri, adaylıklar ve kimi kadroların çalışmaları düzeyinde daha belirgin bir hat izlemişti. 2015 sonrasında artan devlet baskısı ve örgütlü muhafazakâr tepki karşısında HDP’deki bu açıklık da zamanla hayli silikleşti; CHP’nin zaten cılız olan desteği ise daha ihtiyatlı ve suskun bir hâl aldı. ‘Toplumsal hassasiyetler’ ve seçim hesabı, LGBTİ+ haklarının açık biçimde savunulmasının önüne geçti; mesele her iki partide de siyasal gündemin tali ve kolayca ertelenebilir bir başlığına dönüşebildi. Böylece iktidarın kurduğu baskı yalnız yasaklarla değil, muhalefetin sözünü daraltarak da etkili oldu.
Yasaklara karşı açılan davalar, avukat dayanışmaları, nefret suçlarının izlenmesi, psikososyal destek ve uluslararası başvurular hareketin mücadele repertuvarını değiştirdi. Sokak daraldıkça hukuk, dayanışma ağları ve arşiv çalışmaları öne çıktı; örgütler kapatılan kamusal alanın çevresinde yeni temas ve müdahale yolları geliştirdi.
2015–2020 arasındaki rejimin temel amacı LGBTİ+ların kamusal alanda bir araya gelmesini ve görünmesini engellemekti. Devlet LGBTİ+ları bastırıyor, fakat henüz onları bütünlüklü bir ideolojik seferberliğin merkezine yerleştirmiyordu. 2020 sonrasında değişen tam da bu oldu.
Yasaktan seferberliğe: LGBTİ+ların iç düşman olarak kodlanması
2020’de Diyanet İşleri Başkanlığının COVID-19 salgını sırasında eşcinselliği hastalık ve toplumsal çöküşle ilişkilendiren hutbesi, yeni dönemin simgesel başlangıcı sayılabilir. Hutbeye itiraz eden barolar hakkında soruşturma açılması, devletin yalnız LGBTİ+ları hedef almadığını; onları savunmayı da cezalandırılabilir bir tutuma dönüştürmek istediğini gösterdi.
İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme sürecinde LGBTİ+lar, kadınların şiddetten korunmasını amaçlayan bir sözleşmenin ‘aileyi yıkan’ gizli faili olarak sunuldu. Kadınların eşitlik talebi ile LGBTİ+ların varoluşu aynı aileci karşı seferberlik içinde düşmanlaştırıldı. Böylece ‘aile’, korunması gereken somut ilişkilerden çok itaatkâr kadınlığı, zorunlu heteroseksüelliği ve makbul cinsiyet rollerini tarif eden siyasal bir şifreye dönüştü.
2021’deki Boğaziçi protestolarında LGBTİ+ öğrencilerin ve gökkuşağı sembollerinin doğrudan hedef alınması, kulübün kapatılması ve iktidar temsilcilerinin kullandığı dil, bu dönüşümü pekiştirdi. Sonraki yıllarda düzenlenen Büyük Aile Buluşmaları, LGBTİ+ örgütlerinin kapatılması ve sözde ‘LGBT propagandasının’ yasaklanması taleplerini örgütlü bir karşı hareketin programı hâline getirdi. RTÜK’ün bu buluşmalara ait videoları kamu spotu olarak yayımlaması, sivil görünümlü karşı hareket ile devlet arasındaki hududu ortadan kaldırdı.
Artık söz konusu olan yalnız muhafazakâr toplum kesimlerinin LGBTİ+lara duyduğu hoşnutsuzluk değildir. Diyanet, RTÜK, bakanlıklar, yargı ve iktidar medyası arasında kurulan bir hat, LGBTİ+lığı aileye, çocuğa, dine, millete ve hatta biyolojik varoluşa yönelmiş bir tehdit olarak yeniden üretmektedir. Böylece iktidar, farklı toplumsal hoşnutsuzlukları üzerinde birleştirebileceği elverişli bir düşman yaratmaktadır.
2025’in ‘Aile Yılı’ ilan edilmesini, 2026–2035 döneminin ‘Aile ve Nüfus On Yılı’ olarak belirlenmesi izledi. Anayasa değişikliği gündemleri ve peş peşe hazırlanan yargı paketi taslakları, ailenin yalnız sosyal politikanın değil ceza ve anayasa siyasetinin de merkezine yerleştirildiğini gösterdi. Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin kamusal ifadesini ‘özendirme’ veya ‘biyolojik cinsiyete aykırılık’ gibi müphem kavramlarla cezalandırmayı amaçlayan meşum taslaklar her defasında kanunlaşmasa da idarenin, savcılıkların ve yayın denetiminin yönünü tayin etti.
Bu süreç transların sağlık hakkına doğrudan müdahalelerle derinleşti. Hormonlara erişimin reçete, yaş ve rapor koşulları üzerinden güçleştirilmesi; cinsiyet uyum sürecinin kişinin bedensel özerkliğine değil devletin tıbbi ve ahlaki vesayetine tâbi kılınması, trans hayatların gündelik ve maddi devamlılığını hedef aldı. Baskı artık yalnız yürüyüşe veya söze değil, doğrudan bedenin kendisini sürdürebilme imkânına yöneliyordu.
Dijital platformlara verilen RTÜK cezaları, sosyal medya hesaplarına getirilen erişim engelleri ve dernek denetimleri bu siyasetin diğer veçheleridir. ‘Müstehcenlik’ kavramı çocukların korunmasına ilişkin sınırlı bir ceza hukuku kategorisi olmaktan çıkarılarak LGBTİ+ görünürlüğünü, yayıncılığı, sanatsal üretimi ve dijital iletişimi bastırabilecek esnek bir sopaya dönüştürülmektedir. Mabel Matiz’in bir şarkısı ve klibi nedeniyle soruşturmayla karşılaşması, sosyal medya fenomenlerine ve içerik üreticilerine yönelen gözaltı ve tutuklamalar, cinsellik alanındaki denetimin LGBTİ+ örgütlerinin ötesine taşarak kültürel hayatın bütününe yayıldığını gösterdi.
Genç LGBTİ+ Derneğinin geçmiş sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek kapatılması, bu bakımdan yeni bir eşiğe işaret eder. Burada cezalandırılan yalnız belirli bir paylaşım veya faaliyet değildir; örgütün varlık sebebinin kendisidir. Devlet, LGBTİ+ların faaliyetlerini denetlemekten onların örgütlenme hakkını hükümsüzleştirmeye doğru ilerlemektedir.
Bu siyaset, otoriter rejimin tali bir kültür savaşı olarak görülemez. Ekonomik kriz karşısında maddi güvence sunamayan iktidar, ahlaki güvenlik vaat etmektedir. Geleceğe dair umut üretemediği yerde geçmişe, aileye ve değişmez saydığı cinsiyet rollerine sığınmaktadır. Toplumsal servetin nasıl bölüşüldüğü, emeğin nasıl sömürüldüğü ve hayatın neden güvencesizleştiği sorularının yerine, çocukların ve ailenin kimden korunacağı sorusunu geçirmektedir. LGBTİ+ düşmanlığı bu anlamda yalnız bir önyargı değil, toplumsal çelişkilerin üstünü örten bir yönetme tekniğidir.
Bu tabloyu faşistleşme tartışmasından bağımsız düşünmek de mümkün değildir. Burada faşistleşme, tamamlanmış ve yekpare bir rejim tipinden çok, siyasal topluluğu makbul hayatlar ile tasfiye edilebilir hayatlar arasında bölen; hukuki belirsizliği, ahlaki paniği ve örgütlü toplumsal nefreti yönetim aracına dönüştüren bir süreçtir. LGBTİ+lar bu süreçte yalnız baskıya uğrayan bir azınlık değil, yeni-faşist aile ve millet tahayyülünün kendisini kurarken ihtiyaç duyduğu kurucu karşıtlık hâline getirilmektedir.
Bu koşullar hareketin faaliyet gösterdiği zemini ve örgütsel terkibini değiştirdi. Bugün karşımızda örgütsel haritası parçalı, müşterekleri sürekli müzakereye açık ve baskı karşısında direngen bir hareket var. Yeni kuşaklar kampüs dayanışmaları ve dijital ağlar aracılığıyla önceki örgütsel birikimi farklı diller ve mücadele araçlarıyla yeniden yorumluyor. Trans feminizmin merkezîleşmesi; non-binary deneyimlerin, queer emeğin, barınma, yoksulluk, göç, bakım ve ruh sağlığı meselelerinin daha güçlü biçimde gündeme girmesi bu değişimin başlıca işaretleridir. Dijital alan yeni buluşma ve dayanışma imkânları yaratırken aynı zamanda gözetimin, erişim engelinin ve ceza soruşturmalarının sahasına dönüşmektedir. Sokak yasaklarla kuşatılmış, dernekler idari ve hukuki baskı altında, kampüsler hedef hâlindedir; hareket bu daralan sathın içinde yeni söz, temas ve dayanışma biçimleri üretmeyi sürdürmektedir.
Bitmeyen bir başlangıç
Türkiye LGBTİ+ hareketinin siyasal seyri birkaç eşikte hulâsa edilebilir: 1987’de hayatta kalmak için kolektif itiraz; 1993’te kendi adını koymak; 2003’te sokağa çıkmak; 2005’te tüzel kişilik kazanmak; 2013’te kitlelerle buluşmak; 2015’te yasakla karşılaşmak; 2020’den itibaren devletin resmî düşmanlarından birine dönüştürülmek.
Fakat tarihin kendisi bu kadar muntazam ilerlemez. Bugünün dijital ağlarında, başta Kaos GL olmak üzere, 1990’ların fanzinlerini; kampüs eylemlerinde LEGATO’yu; yasaklanan yürüyüşlerde 1987’de Gezi Parkı’nda başlayan açlık grevini; transların barınma mücadelesinde Ülker Sokak ve Eryaman’ı görmek mümkündür. Her yeni kuşak mücadeleyi başka bir dille kurarken öncekilerin tecrübesini, bazen bilerek bazen farkında olmadan, kendi içinde taşır.
LGBTİ+ hareketinin en büyük başarısı yalnız görünür olmak, dernek kurmak veya belirli hukukî kazanımlar elde etmek değildir. Daha köklü başarısı, kişisel kusur, günah, hastalık veya utanılacak sır sayılan hayatları müşterek bir siyasal meselenin konusu hâline getirmesidir. Devletin ve toplumun tabiî, ezelî ve değişmez gösterdiği cinsiyet düzeninin tarihsel, cebrî ve dolayısıyla dönüştürülebilir olduğunu açığa çıkarmıştır.
Bugün iktidarın LGBTİ+ları ısrarla hedef alması da hareketin etkisizliğinin değil, açtığı gediklerin büyüklüğünün işaretidir. Çünkü LGBTİ+ varoluşu, yalnız belirli kimliklerin tanınmasını talep etmez; ailenin, erkekliğin, kadınlığın, yurttaşlığın ve makbul hayatın kim tarafından tarif edildiğini de sorgular. Bir insanın nasıl yaşayacağına, kimi seveceğine, bedenini nasıl adlandıracağına ve kimlerle bir hayat kuracağına devletin, dinî otoritenin veya çoğunluğun karar veremeyeceğini söyler.
Bu nedenle LGBTİ+ mücadelesi, toplumun küçük bir kesimine ait dar bir hak mücadelesi değildir. Siyasal topluluğun hudutlarının kimler tarafından çizileceğine ilişkin bir demokrasi mücadelesidir. Bu mücadelenin siyasal topluma yönelttiği soru yalnız ‘LGBTİ+lar kabul edilecek mi?’ değildir. Soru daha esaslıdır: İnsanlar yaşama hakkını hak etmek için iktidarın makbul saydığı bir kimliğe, bedene, aileye ve ahlaka uymak zorunda mıdır?
Hareketin bütün tarih boyunca verdiği cevap açıktır: Hiç kimse varlığını devlete, aileye veya çoğunluğa tasdik ettirmek mecburiyetinde değildir. Birbirini bulmakla başlayan mücadele, bugün birlikte yaşanacak dünyanın kimse dışarıda bırakılmadan kurulması mücadelesidir. Baskının biçimleri değişebilir, meydanlar kapatılabilir, derneklerin kapısına mühür vurulabilir, kelimeler yasaklanabilir. Fakat bir kez müşterek bir hakikate dönüşmüş hayatlar yeniden bütünüyle yalnızlığa gönderilemez. LGBTİ+ hareketinin asıl müktesebatı da budur: Yalnız olmadığımızı öğrendikten sonra, bize ayrılan sessizliğe bir daha bütünüyle dönmemek.
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
Etiketler: insan hakları, siyaset, tarihimizden, anayasa, özel haber, araştırma, inceleme, yorum, lgbti, kaos gl akademi
