11/09/2026 | Yazar: Yıldız Taghızade

Toplumun tehdit olarak gördüğü şey LGBTİ+’lar değil; adaletsizlik, yolsuzluk ve özgürlüğün daraltılması. Buna rağmen iktidar kendi krizini yönetmek için tehdit algısını LGBTİ+’lara ve muhaliflere yansıtıyor ve ürettiği hıncı yasalaştırmaya çalışıyor.

Faşizmi yasalaştırma girişimleri ve dirençte ısrar Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

“Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak tanesini alıp götürse deniz - küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, bir insan ölünce eksilirim ben, çünkü insanlığın bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor.” 

(Donne’dan akt. Hemingway, 2012) 

Birinci aile yılının sonuna gelirken, neredeyse tüm yıl boyunca iktidarın “genel ahlak” ve “aileyi koruma” temelli saldırılarına maruz kaldık, hep direndik ve geri püskürttük. Bu saldırılar, çok çeşitliydi ve yalnızca toplumun belli bir kısmına yönelik değil, aslında toplumun tümüne yönelikti. Neler yaşadığımızı kısaca hatırlayalım: 2024’de toplumsal cinsiyet eşitliğine ve LGBTİ+ varoluşlarına karşı savaş ilanı niteliğindeki Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi belgesi yayınlandı- 2024 Ekim’inde Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’e kayyum atandı. Bu yılın başında 2025 yılı “Aile Yılı” ilan edildi. Aile yılının üçüncü ayında ana muhalefetin başkan adayı tutuklandı ve ülke kitlesel prostestolara sahne oldu.  Nispeten küçük görünen ama mide bulandırıcı gelişmeler de yaşandı: bir genelge ile “toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, kapsamlı cinsellik eğitimi” kavramları yasaklandı. Ardından Şişli’ye ve başka ilçelere de kayyum atandı ve aile yılında muhalefete yapılan operasyonların ardı arkası kesilmedi. Toplumsal muhalefete operasyon yapılmadığı bir hafta sonu yaşayınca şaşırmaya başladık. Tüm bunlara paralel olarak transların hormon replasman ilaçlarına erişim hakkı yine bir genelgeyle fiili olarak imkansızlaştırıldı. Bu genelge Türkiye’nin bağlı olduğu uluslararası sözleşmelere, Anayasa’ya ve AYM kararlarına aykırıydı.  Aile yılının son aylarına girerken saldırılar 11. Yargı paketi görüntüsünde tezahür etti. Tek nefeste sayılması bile iç karartan, eksiği çok olan ama fazlası olmayan bu saldırılar gerçekleşirken aile yılında enflasyon beklentisi 25’den 32’ye yükseltildi, Dilova’sında saatlik 100 liranın altında çalışan çocuk ve kadın işçiler zincirleme bir ihmalle öldürüldü; muhalif TV kanallarına, websitesilerine engellemeler geldi. 

Aile yılında normalleştirmeye çalışılan bir diğer şey, müstehcenlik adı altında bazı tutuklamalar oldu. Manifest’in kıyafeti, dansı; Mabel’in şiirleri hedef alındı, “genel ahlaka aykırılık” bahanesi ile eril ahlak normlarının dışında olmak adli bir mesele haline geldi. Mabel Matiz’in “Perperişan” adlı şarkı sözleri üzerine kurulan sansür ve müstehcenlik suçlaması “genel ahlak” söyleminin nasıl kullanılacağının ilk gösterimlerinden biriydi. Müstehcenlik suçlanmasının temel aldığı “genel ahlak” söylemi, tıpkı ana akım siyasi söylemdeki “terör” gibi anlamına iktidarın karar verdiği bir şey gibi görünüyor. Bu bana 1895’de antisemitist propaganda ile politika yapan Lueger’in neden Yahudi arkadaşları olduğuna dair soruya verdiği yanıtı hatırlattı: “Kimin yahudi olduğuna ben karar veririm.” (Flaws, 2025) Bu keyfi söylemlerin, LGBTİ+ varoluşunu, muhalif ve farklı sesleri denetim altına alma aracı olduğunu söylemeye gerek dahi yok. Genel ahlak, aile yapının korunması gibi ne idüğü belirsiz tanımlamalarla topluma bir duruş, bir model, bir itaatkârlık biçimi dayatılıyor. Bu yasalar, yargılamalar, bu yeni suçlarla; hem faşizan bir biçimde muhalefete;hem de kazanılmış kazanımlarımıza, varoluşlarımıza saldırıp bastırırken, sistem en yakın dostunun kokuşmuş ahlakını yardıma çağırıyor: ebedi düşmanımız patriyarka. Neoliberalizmin yarattığı krizlerin ve partiyarkanın aşırı sağ popülistlerdeki görünüm biçimlerini önceki yazımda faşizmin dönüşü olarak nitelemiştim (Taghızade, 2025). İşte bu son müstehcenlik tutuklamalarını, torba yasaları ve yargı paketlerini de faşizmi kurumsallaştırma girişimleri olarak nitelemek mümkün.  Bu faşizan yasa girişimleri, bir paradigma üzeride şekilleniyor: tanımlar belirlemek, tanım-dışında kalan varoluşları ve tüm siyaseti yasaklamaya çalışmak.  

Varoluşların artık fiili olarak adli bir konu haline gelmesine paralel siyasetin de suç haline getirildiğini görüyoruz.  Bugünlerde iktidarı değiştirmeyi hedeflemek adında yeni bir suç uyduruldu – bu zaten muhalefetin tanımı değil mi?- Böylece siyaset yapmak adli bir mesele haline getirilmeye çalışılıyor. Bir diğer deyişle tıpkı LGBTİ+ varoluşlar, tıpkı örgütlü feminist mücadele adli olarak suç haline getirilmeye çalışıldığı gibi siyaset yapmak terörize edilmeye çalışılıyor. Hangi siyaset diye sormaya gerek var mı? Zaten siyaset muhalif grupların, taban örgütlenmelerinin, sivil alanın, yurttaşın yaptığı şeydir. 19 Mart protestolarında göz altına alınanlar, onur haftasında yapılan tutuklamalar, şaka yaptı diye içeri alınan influencerlar, sivil toplum örgütlerine yapılan baskılara baktığımızda, iktidarın siyaseti fiilen yasaklama girişimi açıkça görülüyor. İktidarın bu şartlar altında kendisinin yaptığı şey siyaset değildir, yukarıdan – aşağıya buyurmaktır;  genelgeleri de modern fermanlarıdır. Aile yılında bu yaşananları aynı yazıda ele almamın sebebi iktidarın faşist saldırılarının önce LGBTİ+lara olsa da tüm topluma yayıldığını kanıtlamak. 

Everybody Knows, Captain Lied 

Peki bu faşist saldırıların tabanda gerçekten bir karşılığı var mı? Kaos GL ve 17 Mayıs Derneği’nin LGBTİ+’lara İlişkin Algı Araştırması (2025) açıkça gösteriyor ki, LGBTİ+’ların görünürlüğü toplum tarafından en az tehdit olarak algılanan unsur; buna karşılık en büyük tehditler “yolsuzlukla mücadele yasalarının etkin uygulanmaması”, “basın özgürlüğünün kısıtlanması” ve “dış mihraklar” olarak ifade ediliyor. Bu da iktidarın “genel ahlak” söylemiyle topluma dayattığı düşman figürünün hakikati yansıtmadığını, yalnızca halkın gerçek kaygılarını örtmek için üretilmiş bir sis perdesi olduğunu gösteriyor. Toplumun tehdit olarak gördüğü şey LGBTİ+’lar değil; adaletsizlik, yolsuzluk ve özgürlüğün daraltılması. Buna rağmen iktidar kendi krizini yönetmek için tehdit algısını LGBTİ+’lara ve muhaliflere yansıtıyor ve ürettiği hıncı yasalaştırmaya çalışıyor.

Biz hep buradayız: No pasaran

Aile yılının kritik gündemlerinden biri olarak gündeme gelen 11. Yargı Paketi taslağı ise faşizmi  kurumsallaştırma girişimlerinin son ve en ağır hamlelerinden biriydi: Birincisi, yasa taslağı hâlihazırdaki siyasi iktidarın kadın-LGBTİ+ karşıtı politikalarını yasayla mühürleme, devlet politikası hâline getirme niyetini taşıyordu. İkincisi, “genel ahlak” gibi kavramların yasal metinlere ve uygulamalara girmesi, tüm hukuku normatif patriyarkal bir sözleşmeye indirgeyerek yasak ve denetim mekanizmasına dönüştürmeyi hedefliyordu. Üçüncüsü, mesele sadece yasalaşma değildi; bu tasarının kamuoyunda dolaşıma sokulması ve Mabel’in tutuklanması bu yeni yasanın pilot uygulamasıydı. Onlar kamuoyunda nefreti dolaşıma sokarken, biz direnci ve ısrarı dolaşıma soktuk: 18 ayrı yerde eş zamanlı eylemler, “nefret yasasına hayır” örgütlenmeleri ve ortak cephe hatları oluşturduk. Bu yasa taslağının çelişkilerini ve arka planındaki paradigma değişimini - hukukun patriyarkal sözleşmeye indirgenmesini - ifşa ettik. Bu direncimiz 11. Yargı Paketi taslağı ile başlamadı, bununla bitmeyecek. Aile vizyon belgesinin yayınlanmasının ve iktidarın 2025’i “Aile Yılı” ilan etmesinin ardından Kadının İnsan Hakları, Kaos GL ve 17 Mayıs dernekleri olarak toplumsal cinsiyet karşıtı politika ve eylem planlarına karşı ortak strateji geliştirmek amacıyla bir çalıştay yapmıştık. Ardından “Nefret yasasına hayır!” kampanya grubunu oluşturduk; yapılmak istenen değişikliklere karşı kampanyalar yürüttük. Geçenlerde  ODOS Kampanyası kapsamında “Toplumsal Cinsiyet Karşıtlığına Karşı Ortak Mücadele” temalı bir panel düzenledik. İki oturumdan oluşan çevrimiçi panelde küresel faşist ittifakın farklı ülkelerdeki görünümlerini konuştuk, ulusötesi dayanışmayı büyüttük. Bununla birlikte, 116 kurumun “LGBTİ+ haklarını savunmaya kararlıyız, birlikte güçlüyüz!” diyerek yan yana gelmesi, hak temelli mücadelenin genişleyen zeminini gösterdi.

Kulis bilgilerine göre düzenlemeler bir süreliğine rafa kalkmış gibi görünse de biz durmayacağız. Buradan geçemeyecekler. Mabel Matiz’in dik duruşundan aldığımız ilhamla: sanatta, kamusal alanda, varoluşta ve dirençte ısrarcıyız. Ancak tüm demokratik muhalif kamuoyunun bu mücadele hattında benzer bir söylem ve dayanışmayla katılması gerekiyor. İnsanlığın ortak deneyimi bize gösteriyor ki faşizm bir kere kurumsallaştı mı bundan kimse kurtulamaz. Ama hâlâ kurumsallaşmadı.

Kaynakça

Flaws, J. (2025). The Nuremberg Race Laws. The National WWII Museum.  

Hemingway, E. (2012). Çanlar kimin için çalıyor (E. Mutlu, Çev.). Bilgi Yayınevi.

Kadının İnsan Hakları Derneği, Kaos GL & 17 Mayıs Derneği. (2025). Aile Politikaları Çalıştayı raporu. Ankara

Kaos GL & 17 Mayıs Derneği. (2025). LGBTİ+’lara ilişkin algı araştırması. Ankara: Kaos GL Yayınları.

Taghızade, Y. (2025). Faşizmin dönüşü: Toplumsal cinsiyet karşıtlığı. Ankara: Kaos GL, 204.

Kaos GL dergisine abone olun

Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Perperişan dosya konulu 206. sayısında yayınlanmıştır.

Abone olmak veya tek sayı satın almak için tıklayın.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: insan hakları, siyaset, araştırma, inceleme, yorum, lgbti, yargı paketi, müstehcenlik, genel ahlak, csüs, kaos gl akademi
İstihdam