17/03/2026 | Yazar: Oğulcan Özgenç

KaosGL.org editörü Oğulcan Özgenç, Halk TV’de yayınlanan “Türkiye’yi Sarsan Haberler” programının trans düşmanı yayınını değerlendirdi: “Bugünün trans nefretiyle örülen iklimine geçmişten malzeme mi taşıyorsunuz?”

Lütfen açar mısınız efendim kapıyı, söylenecek birkaç söz var Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

LGBTİ+ karşıtı düzenlemelerin neredeyse altı ayda bir kamuoyunun gündemine sokulduğu, transların hormon hakkının adım adım kısıtlandığı bu dönemde tablo yeterince açık; başta translar olmak üzere LGBTİ+’lara yönelik düşmanlık en şedit haliyle ortada. Tüm bunların üstüne bir de geçmişten çekilip çıkarılan bir “trans panik anlatısının”, Türkiye’nin en fazla izlenen mecralarından birinde, üstelik pervasızca dolaşıma sokulması eklendi. Şaşırtıcı mı? Belki değil. Ama vahim ve üzerinde durulması gereken bir vaka.

Neyden mi bahsediyorum? Halk TV’nin YouTube kanalında yayınlanan, Dinçer Gökçe ve Uğur Dündar’ın sunduğu “Türkiye’yi Sarsan Haberler” programından. Programda aslında yeni bir olay servis edilmiyor. Aksine, Uğur Dündar’ın yıllar önce hazırladığı bir “haber” bugünün izleyicisine sanki güncelmiş gibi, “Şizofreni hastası gence cinsiyet değiştirme ameliyatı… Sarsıcı olay kadınlar koğuşunda ortaya çıktı” başlığıyla taşınıyor. 1980’li yılların başına uzanan “haberde”, Ali Nihat Mındıkoğlu isimli bir doktorun trans kadınlara “kayıt dışı” cinsiyet uyum süreci ameliyatları yaptığı aktarılıyor.

Böyle sunulduğunda kulağa sıradan bir arşiv hatırlatması gibi gelebilir. Oysa mesele bundan çok daha ağır. Vahim olan, “transların uyum süreçlerinden pişman oldukları”, “kullanılan hormonların kansere yol açtığı” gibi iddiaların öne çıkarıldığı anlatının, neredeyse 50 yıl öncesine ait bir içerik üzerinden yeniden gündem edilmesi ve “trajedi” ile “dehşet” ekseninde transların uyum süreçlerini hedef alan bir çerçeve üretmesi.

Programı sunanlara doğrudan seslenerek başlayalım: Lütfen açar mısınız efendim kapıyı, söylenecek birkaç söz var.

Hafıza ayıklanıyor, translar hedef alınıyor

Arşivcilik, geçmişi kendi tarihsel bağlamı içinde konumlandırmayı, dönemin hukuki ve toplumsal koşullarını görünür kılmayı ve bugünün bilgi birikimi ile hak mücadeleleri ışığında eleştirel bir mesafe kurarak tekrar okumayı gerektirmez mi? Oysa Gökçe ve Dündar, yıllar önce yayınlanan bir içeriği, üretildiği dönemin hukuki boşluklarını, tıbbi bilgi sınırlarını ve medyanın ayrımcı dilini sorgulamadan bugüne taşıyor; transların haklarının sistematik biçimde kısıtlandığı bu dönemde, transları “trajedi” ve “dehşet” üzerinden hedefe yerleştiren bir kurguyu yeniden devreye sokuyor.

Geçmiş anlatılmıyor; geçmiş seçiliyor, ayıklanıyor ve trans düşmanı bir hatta bugüne çağrılıyor.

Peki bu temsil sadece neyin anlatıldığıyla mı kuruluyor, yoksa hangi soruların sorulduğu, nasıl sorulduğu ve hangi cevapların görünür kılındığıyla birlikte, baştan sona kurgulanan bir gazetecilik pratiğinin ürünü olarak mı şekilleniyor?

Hangi sorular, hangi “gerçekler”

Bu sorunun yanıtı için, yıllar önceki “haber”e biraz yakından bakmak yeterli. Uğur Dündar’ın trans kadınlara yönelttiği soruların tarafsız olmadığı, aksine belirli bir duyguyu üretmeye dönük biçimde kurgulandığı bariz. “Pişman mısınız?”, “İntihar etmeyi düşündünüz mü?” gibi sorular, önceden kurulmuş bir içeriği doğrulayacak yanıtları sahnelemeye hizmet ediyor.

Oysa aynı dönemde bambaşka deneyimleri dile getiren translar var: “Bu tür ameliyat geçiren 20 bin kişi var… En azından bizler hayatlarımızdan memnunuz ve mutluyuz… Ekrana çıkanlar gibi intihar etmeyi hiç düşünmüyoruz… Bizim üzüntümüz topluma yanlış şekilde tanıtılmamızdır.”[1] Bu sesler neden anlatınızın parçası değil?

Tüm bunlarla birlikte, yaklaşık 50 yıl önce yapılan “haberin” bugün; bir trans kadının hormona erişimi engellendiği için intihar ettiği, uyum süreçlerinin keyfi biçimde kısıtlandığı, derneklerin ve aktivistlerin hedef alındığı bir dönemde “dehşet” ve “trajedi” ifadeleriyle sahneye sürülmesi gerçekten gazetecilik mi? Gazetecilik, gazeteciye geçmişte yaptığı bir habere bugünün bilgisiyle yeniden bakma sorumluluğu yüklemez mi?

Nefret iklimine geçmişten malzeme mi taşıyorsunuz?

Meselenin kuşkusuz hakikatle düğümlenen bir yanı da var. Türkiye’de translar her gün “doğallığın” dışına itilen, toplumsal olarak inşa edilmiş biyolojik normun dışında kalan bedenler olarak kodlanıyor. Bu normun dışında kalan her varoluş, “sözde maddi bir hakikatin ihlali” gibi sunuluyor; sürekli denetimin, şüphenin ve hedef göstermenin nesnesi haline getiriliyor. Böylece transların deneyimleri, kendi sözleriyle kurdukları bir hakikat olmaktan çıkarılıyor, dışarıdan tanımlanan ve sorgulanan bir alana sıkıştırılıyor.

Tüm bunlar bu kadar görünürken, gerçekten gözden kaçıyor olabilir mi?

Bu yayının, transların haklarının hedef alındığı ve hormon erişiminin günden güne kısıtlandığı bir politik atmosferde yapılması tesadüf değil. Aksine, “gündemle örtüşen” bir fırsat olarak görüldüğünü düşünmemek zor.

Öyleyse soralım: Bugünün trans nefretiyle örülen iklimine geçmişten malzeme mi taşıyorsunuz?

Lütfen açar mısınız efendim kapıyı, bu soruları yanıtlamak için bekleniyorsunuz!

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


[1] Serdar Soydan, Seksenlerde devr-i âlem, https://www.unlimitedrag.com/post/seksenlerde-devr-i-alem-1


Etiketler: insan hakları, medya, yaşam, nefret suçları, aile, siyaset, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
GDTM