25/02/2026 | Yazar: Ayla Yılmaz

Ayla Yılmaz, Johann Hari’nin “Kayıp Ruhlarla Savaş” kitabı üzerine yazdı: “Bağımlılık, bireysel bir zayıflık değil, toplumsal koşullarla yakından ilişkili bir olgu olarak ele alınır.”

“Kayıp Ruhlarla Savaş” üzerine Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Johann Hari’nin Kayıp Ruhlarla Savaş adlı kitabı, uyuşturucuyla mücadelenin yalnızca maddeler üzerinden değil, bu mücadelenin arkasındaki politik, toplumsal ve tarihsel yaklaşımlar üzerinden ele alınması gerektiğini ortaya koyan kapsamlı bir çalışma sunuyor. Kitap, ABD’de başlayan “uyuşturucuya karşı savaş” politikalarının, bağımlılığı azaltmak bir yana, nasıl daha derin ve karmaşık bir soruna dönüştürdüğünü ayrıntılarıyla araştırıyor. Bu süreçte doktorların bağımlılara yönelik tedavi uygulamalarının engellenmesi ve kliniklerin kapatılması, yasa dışı uyuşturucu satışının artmasına ve bağımlıların suça sürüklenmesine zemin hazırlıyor. Uyuşturucunun yasaklanmasıyla birlikte ticaretin giderek büyük mafya örgütlerinin kontrolüne geçmesi ve bu sürecin ırkçılıkla iç içe ilerleyen bir baskı mekanizmasına dönüşmesi, kitabın temel tartışma eksenlerinden birini oluşturuyor. Yasakçı politikaların, kontrol edilemeyen bir kaos ve çatışma ortamı yarattığı; özellikle yoksul mahallelerde büyüyen çocukların zamanla çete yapılarına dahil olarak lider konumlarına yükselmesine alan açtığı gösteriliyor. Hari, alkolün yasaklı olduğu dönemleri hatırlatarak, benzer biçimde çetelerin güç kazandığını ve yasakların bağımlılığı azaltmak yerine organize suçu beslediğini ortaya koyuyor.

Bu tarihsel çerçeve, ceza politikalarının bireysel yaşamlar üzerindeki somut etkileriyle derinleştirilir. Uyuşturucu satışı ve kullanımı nedeniyle hapse atılan çocukların, cezaevinden çıktıktan sonra toplumsal yaşamda karşılarına çıkan seçeneklerin son derece sınırlı olduğu; çoğu zaman uyuşturucu ticareti dışında bir geçim olanağına erişemedikleri aktarılır. Hapishanelerin, uyuşturucu kullanan ve satanlar için sistematik işkencenin ve insanlık onurunu zedelemeyi hedefleyen uygulamaların mekânına dönüştüğü; bu yapıların bilinçli biçimde bu amaçla tasarlandığına dikkat çekilir. Baskı ve şiddetin yalnızca cezaevleriyle sınırlı kalmadığı; polis güçleri ile uyuşturucu kartelleri arasındaki örtük ya da açık iş birliklerinin, özellikle Meksika’da olmak üzere pek çok ülkede yaygın biçimde sürdüğü ortaya konur. Meksika özelinde, kızları kaybolan ve öldürülen annelerin yürüttüğü protestolar ve adalet arayışları, devlet şiddetine ve cezasızlık politikalarına karşı gelişen önemli bir toplumsal direniş biçimi olarak ele alınır.

Bağımlılık sadece modern bir sorun değil

Kitap, bağımlılığın yalnızca modern bir sorun olmadığını göstermek amacıyla insanlık tarihine ve doğaya doğru genişleyen bir perspektif de sunar. Uyuşturucu etkisi olan bitkilerle hayvan davranışları arasındaki ilişki, Ronald K. Siegel’in uzun yıllara yayılan gözlemleri üzerinden aktarılır. Bu çalışmalar, yalnızca insanların değil; böceklerden kuşlara, maymunlardan diğer memelilere kadar pek çok hayvanın zaman zaman bilinçli biçimde psikoaktif maddeler tükettiğini ortaya koymaktadır. Zehirli orkide nektarının ardından sersemlik yaşayan türler ya da “sihirli mantar” benzeri organizmaların maymunlarda davranış değişikliklerine yol açması, bu örnekler arasında yer alır. Siegel, bu eğilimi, insanların bilinci değiştirme arzusuna dair evrimsel bir temel olarak yorumlar. Vietnam Savaşı sırasında stres altındaki mandaların afyon tarlalarına yönelmesi ya da maymunların mantar tüketimine dair gözlemler, stresin ve bağlamın bu davranışlar üzerindeki etkisini görünür kılar. Hari, bu anlatıyı insanlık tarihinin kadim ritüellerine bağlayarak, Atina yakınlarındaki Eleusis Tapınağı’nda binlerce yıl boyunca sürdürülen ve muhtemelen psikoaktif bir içki olan kykeon ile gerçekleştirilen ritüelleri hatırlatır. Ayrıntıları sır geleneği nedeniyle belirsizliğini korusa da, bu ritüelin iki bin yılı aşkın bir süre devam etmiş olması, bilinç değiştirici deneyimlerin insan kültüründe ne denli köklü bir yere sahip olduğunu düşündürür.

Travma ve bağımlılık arasındaki ilişki

Bağımlılığın psikolojik boyutu ise Gabor Maté’nin çalışmaları üzerinden ele alınır. Travma ve bağımlılık arasındaki ilişki, kitabın önemli odak noktalarından biridir. Maté’ye göre bağımlılık, çoğu zaman haz arayışından ziyade geçmişte yaşanan acıyı dindirme çabasının bir sonucudur. Olumsuz çocukluk deneyimleri üzerine yapılan geniş kapsamlı araştırmalar, çocuklukta maruz kalınan ihmal, istismar ve kronik stresin, yetişkinlikte bağımlılık geliştirme riskini iki ila dört kat arasında artırdığını göstermektedir. Çocukluk travmasının kişinin kendilik algısında derin bir değersizlik ve kendinden nefret duygusu yarattığı; bu duyguların ise acıyı geçici olarak hafifletme işlevi gören bağımlılık davranışlarını besleyen bir döngü oluşturduğu aktarılır. Bu bağlamda bağımlılık, bireysel bir zayıflık değil, toplumsal koşullarla yakından ilişkili bir olgu olarak ele alınır.

Bu yaklaşım, Bruce Alexander’ın çalışmalarıyla daha da genişletilir. Alexander’a göre uyuşturucu madde kullananların yalnızca yaklaşık yüzde 10’u bağımlılık geliştirmektedir; bu oran, maddenin kendisinden çok, kişinin içinde bulunduğu sosyal ve duygusal bağlamın belirleyici olduğunu düşündürmektedir. Vietnam Savaşı’na katılan ABD askerlerinin yaklaşık yüzde 20’sinin savaş sırasında eroin kullandığı, ancak ülkelerine döndükten sonra çok azının madde kullanımını sürdürdüğü örneği, bağlamın bağımlılık üzerindeki etkisini açık biçimde ortaya koyar. The Globalization of Addiction adlı çalışmasında Alexander, modern toplumlarda bağımlılığın yaygınlaşmasının ardında, insanların yaşamla kurdukları anlam bağının zayıflaması olduğunu ileri sürer. Toplumsal bağların koptuğu dönemlerde bağımlılığın arttığı; kronik izolasyonun insanların rahatlama ve kaçış arayışını güçlendirdiği belirtilir. Bu nedenle bağımlılık, iyileşme sürecindeki bir bağımlının ifadesiyle, bir “yalnızlık hastalığı” olarak tanımlanır.

Alexander’ın yaklaşımında bağımlılık, yalnızca maddeyle kurulan bir ilişki değil, sosyal bağların yokluğunda ortaya çıkan bir tutunma biçimidir. Sorun kronik biçimde sosyal bağlardan mahrum kalmaksa, bağımlılığın sunduğu rahatlamanın yanı sıra, bu maddenin etrafında oluşan alt kültürlerin sağladığı aidiyet duygusu da belirleyici hâle gelir. Bu alt kültürler kişilere bir kimlik kazandırır, onları görünür kılar ve diğer insanlarla bağ kurma olanağı sunar. Bu çerçevede bağımlılık, kimyasal bir etkiye olduğu kadar, ait olma ve kabul edilme ihtiyacına da karşılık verir. İnsanlar yaşamlarını sürdürebilmek için anlamlı bir neden bulamadıklarında ve içlerindeki boşluğu umutsuzca doldurma ihtiyacıyla hareket ettiklerinde, bağımlılık davranışları güç kazanır.

Bağımlılığa yönelik alternatif yaklaşımlar

Kitap, bağımlılığa yönelik alternatif yaklaşımların somut örneklerini de ayrıntılı biçimde anlatıyor. Kanada Vancouver’da bağımlıların örgütlenmeleri, kamusal alanda görünür olma ve yas tutma ihtiyacıyla başlar; parkta kaybettikleri kişiler için anma alanları oluşturur, sembolik mezarlar kurar ve belediye toplantılarında taleplerini dile getirirler. Bu taleplerin merkezinde, insanların uyuşturucu maddeleri sağlık personelinin gözetiminde daha güvenli koşullarda kullanabilecekleri alanların oluşturulması yer alır. İsviçre’de ise kliniklerin açılması ve kullanılan maddelerin denetimli biçimde sağlık çalışanları tarafından sağlanmasıyla birlikte, yalnızca birkaç ay içinde kullanılan dozların azaldığı; üç yılın sonunda ise katılımcıların yalnızca yaklaşık yüzde 15’inin her gün madde kullanmaya devam ettiği görülür. Bu süreç, bağımlıların kaybettikleri kontrolü yeniden kazanmaları olarak tanımlanır.

Bağımlılıkla mücadelede alternatif yöntemler

İlerleyen bölümlerde kitap, bağımlılıkla mücadelede uygulamaya geçmiş alternatif modelleri ele alarak tartışmayı somut örnekler vererek devam ediyor. Bu bağlamda Hari, bağımlılığa yönelik en radikal ve tartışmalı dönüşümlerden birinin Portekiz’de hayata geçirildiğini aktarır. 2001 yılında Portekiz devleti, tüm uyuşturucu maddelerin kişisel kullanımını suç olmaktan çıkararak cezai yaptırımlar yerine sağlık ve sosyal destek temelli bir yaklaşımı benimser. Bu reformla birlikte uyuşturucu kullananlar, hapis cezası ya da adli kovuşturma yerine sağlık çalışanları ve sosyal hizmet uzmanlarından oluşan komisyonlara yönlendirilir. Amaç, cezalandırmak değil; kişinin yaşam koşullarını, ruhsal durumunu ve sosyal bağlarını güçlendirmektir. Reformların ardından aşırı dozdan ölümlerin ve HIV bulaş oranlarının belirgin biçimde düştüğü; problemli madde kullanımının ise artmadığı görülür. Portekiz örneği, bağımlılığı suç değil bir halk sağlığı meselesi olarak ele almanın, insanların yaşamla yeniden bağ kurmalarını mümkün kılabildiğini göstermesi bakımından kitapta merkezi bir yer tutar.

Yargılama ve baskıya dayalı yaklaşımlar bağımlılığı derinleştiriyor

Bu örnekle birlikte kitap boyunca aktarılan tarihsel anlatılar, saha çalışmaları ve farklı disiplinlerden araştırmaların ortaklaştığı temel bir sonuca ulaşılır: Yargılama ve baskıya dayalı yaklaşımlar bağımlılığı azaltmak yerine derinleştirmektedir. Bu çerçevede bağımlılığın karşıtı ayıklık değil, bağlantı olarak ele alınır; damgalama ve utandırma pratiklerinin ise kişileri toplumsal bağlardan daha da kopararak bağımlılık döngüsünü güçlendirdiği görülür. Bağlantı, bir yere ve birilerine ait olma duygusunu, yaşamın anlamlı bir amaçla sürdürülebilmesini ve geleceğe dair umut içeren bir yönelim geliştirmeyi kapsar. Kitapta ele alınan bulgular, depresyon, kaygı ve bağımlılığın bireysel zayıflıklar olmaktan çok, giderek derinleşen toplumsal ve yapısal sorunlara verilen tepkiler olduğunu ortaya koymaktadır. Toplumlar daha eşitsiz hale geldikçe, insanların kendilerini güvensiz, değersiz ya da aşağılanmış hissetme olasılığı artmakta; bu durum da depresyon, kaygı ve bağımlılık örüntülerinin yaygınlaşmasına zemin hazırlamaktadır.

Bağımlılığı besleyen kopuş ve izolasyon deneyimleri bu denli ilişkisel bir zeminde şekilleniyorsa, iyileştirici müdahalelerin de kişinin ilişkisel dünyasına ve yaşantısına doğrudan temas etmesi gerekir. Bu ihtiyaç, bağımlılığın yalnızca bilişsel olarak anlaşılmasını değil; duygusal, bedensel ve ilişkisel düzeylerde yeniden deneyimlenmesini mümkün kılan klinik yaklaşımları gündeme getirir.

Bağımlılık, yalnızca biyolojik ya da davranışsal bir bozukluk olarak ele alındığında, müdahale alanı kişinin iradesi ya da kontrol kapasitesiyle sınırlı kalır. Oysa bağımlılığı, kopan sosyal bağların, zayıflayan aidiyet duygusunun, anlam yitimlerinin ve çocukluk dönemi travmatik deneyimlerinin bir sonucu olarak ele almak, klinik çalışmanın ve sosyal müdahalelerin yönünü dönüştürür.

  *KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.



Etiketler: medya, yaşam, sağlık, sağlık hakkı, heteroseksizm, trans, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
GDTM