24/07/2026 | Yazar: Karin Karakaşlı

Bir an gelir fark edersin; sorgulamaksızın kabul etmen beklenen ve “normal” diye öğretilenler yarılıyor bir bir içinde. İncelikle belletilen kadınlık-erkeklik rolleri, kariyerinden evliliğe, çocuktan emekliliğe aşama aşama yazılmış hayat tarifi, ille de sevgi yuvası olmayan aile, yurtta sulh cihanda sulh kılıklı savaşlar, tedavülden kalkma hissiyle posanı atan yaşlılık…

Issız adalar, yüzen adalar Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Fotoğraf: Fatoş Sarıkaya / csgorselarsiv.org

Zamanın en zorlu yanlarından biri, insana hem teni kadar yakın hem de bir soyutlama kadar uzak olması. Zamanın geçtiğini fiziksel değişimlerden fark etmemek olanaksız ama çoğunlukla başına gelenleri yerli yerine oturtabilmek için, belli bir mesafeden bakabilmeye ihtiyaç duyuyorsun. “O zaman tam olarak sana ne olduğunu anlayabilmen” için garip bir ironiyle zaman geçmesi gerekiyor. Zamana göre fark eden bir şey yok. Bizim hislerimizden, ihtiyaçlarımızdan, isyanlarımızdan bağımsız olarak geçip gidiyor zaten.

Ama bazen de olağanüstü bir şeyler yaşadığını, tam yaşarken fark edebiliyorsun. Bu yaşadığın sende iz bırakacak, bir önce ve sonra yaratacak. Kişisel hayatında olduğu kadar çağdaşlarının birlikte paylaştığın dönem adına da fark edebilirsin bunu: Bunlar sıradan zamanlar değil.

Henüz tarihteki yerini alacak deni mesafeden gözetleyemesek de, evet, içinden geçtiğimiz dönem, tuhaf bir zaman. Yeni kelimeler, yan yana gelmesi mümkün gözükmeyen tamlamalar bulmaya zorluyor insanı. Öyle yaman bir çelişki var her şeyde. Bilgi, görsel malzeme, tüketim ürünü açısından insanı serseme çeviren bir çokluk; geçerlilik, kıymet ve bağ açısından devasa bir boşluk: çokluk fukaralığı. Her şeyin en doğru yapılışına dair milyonlarca liste, kural, tüyo, yargı, düzenleme, liste bolluğu ve eşzamanlı olarak koca bir kanunsuzluk hâli. Bildiğin orman kanunu. Hatta hayvanlar âlemi asla insan soyu kadar sinsi olmadığı için en aşağılığından bir güçlünün güçsüzü ezme düzeni. Güçlü de her neyse artık.

Bir zamanlar dünyadaki coğrafî konumuna göre ters istikameti yeni bir yer olarak düşleyebilirdi insan. En genel hâliyle söylersek, doğudakiler için, Batı nizam intizam demekti. Kendi düzeninden sıkılan Batı için, Doğu, egzotik bir karmaşa. Soğuk ve mesafeli Kuzey için, Güney, kendiliğindenlik ve sıcaklığın diğer adıydı. Bazen boğulacak gibi hisseden Güney için de Kuzey ferahlık ve uzaklıktı. Öğüteceği kaynakların sonuna gelen neo-kapitalist düzen gözümüzün önünde kendi kendini yemeye başlamışken, bu ayrımların hükmü kalmadı. Metropoller gitgide birbirine benzer, zulmün ve sefaletin boyutları çeşitlenirken kaçıp da sığınabileceğin yeni bir yer yok artık yeryüzünde. Karavanı, botu da mekân tutsan, seranın içinde ev de kursan açıları ayarlı, sponsor beklentili bir Instagram postusun nihayetinde.

İşte bu yüzden gidip gelip bir ada imgesine dayandım. Öyle tatil yöresi ya da alternatif hayat ihtimali olarak değil, bir simge olarak ada. Nasıl ortaya çıktığını unutmuş, kendi içerisinde donup kalmış kara parçalarına ve dipsizliğiyle ürküten okyanuslara inat, ada kendi bilincinde bir varlıktır, gücünü de kırılganlığını da iyi tanır. İster volkan patlaması ister yer kayması sonucu oluşmuş olsun ada, hafızadır. Varoluşu, her an yok olabilme ihtimalinin sürekli hatırlatmasıdır. 

‘Issız bir adaya düşecek olsanız…’

Çocukken “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusunun ardından en sinir olduğum diğer versiyon, “Issız bir adaya düşecek olsanız, yanınıza alacağınız üç şey ne olurdu?” klişe sorusu olurdu. Ne bileyim ben ne alacağım. Günlük hayatının vazgeçilmezi üç nesneyi rasgele saysan, onlar ıssız adada ne işine yarayacak? Yok ıssız adada hayatta kalmaya yarayacak alet edevat sıralasan, düşlemenin hükmü kalmayacak. Neresinden tutsan, saçma bir soru işte.

Gerçekten büyüdüğün zamanları kimse sormaz ama. İşlerine gelmez. Doğum günü pastasında üflediğin mumlarla sayılmaz yaşın. Büyümek, ayağının altından zeminin kaydığı anların toplamıdır. İlk hayal kırıklığı, ilk ihanet, ilk “bir şeylerin adını koyma” zorunluluğu, ilk kabulleniş…

Bir an gelir fark edersin; sorgulamaksızın kabul etmen beklenen ve “normal” diye öğretilenler yarılıyor bir bir içinde. İncelikle belletilen kadınlık-erkeklik rolleri, kariyerinden evliliğe, çocuktan emekliliğe aşama aşama yazılmış hayat tarifi, ille de sevgi yuvası olmayan aile, yurtta sulh cihanda sulh kılıklı savaşlar, tedavülden kalkma hissiyle posanı atan yaşlılık… Her çarptığın normdan kanarsın; sıra dışı olmanın bile pazarlanabilir versiyonu makbul. Meğer şu hayatta en büyük sınavın sahici kalmakmış. İyi de kimsenin kurgusunda yan rol olmadan, kendine yalan söylemeden özne olmak mümkün mü? Rolsüz durmak?  İnsan evsizlere çok yakından bakmalı.

Depremlerle büyümek

Alejandro Zambra’nın Eve Dönmenin Yolları[1] kitabında bir kez bile ada kelimesi geçmiyor. Ama yeni bir yer ve ada imgeleriyle oynarken, aklıma gelen kitap oydu. Çünkü oradaki aidiyetsizlik hissi bana bir yerlerden fena hâlde tanıdık. Kuşaktaşım sayılacak Şilili yazarın bir deprem sahnesiyle başlayan ve biten kitabı, bölümlendiği dört parça içerisinde roman içerisinde roman biçiminde ilerliyor. Birinci ve üçüncü bölümler bir roman taslağı; ikinci ve dördüncü bölümlerse onu yazan yazarın hayatı. Mantığını anlayana kadar bir süre okurunu affallatan, kaybolma hissi yaratan bir kitap bu. Ama zaten yazar tam da bunu istemiş olmalı. Eve Dönmenin Yolları bulmanın değil kaybetmenin kitabı. Çocukluk oyunları eşliğinde insanı korunaklı kılan ama aynı zamanda açık antenlerden dolayı gerçeği, kendini kandırmaya meyyal yetişkinlerden daha keskin kavrayan çocuklar; ister devrim için mücadele eden ailelerin ister sessiz apolitiklikleriyle düzen savunucusuna dönüşenlerin çocukları olsun, darbe ve demokrasi geçişlerini iliklerinde yaşıyor. Gelgelelim, yaşanan ve anlatılan onların hikâyesi değil. Kendileri ne zaman nasıl bir hayatın öznesi olacaklar, o da belli değil. O yüzden roman içindeki roman da yarım, onu yazan yazarın hayatı da. Zambra kurtarıcıları devreye sokmuyor. Kendini tamiri bitirmemişlerin aşkıyla kurtarılacak dünya ya da kurulacak yuva yok. Hayatı olduğu kadar edebiyatı da sorgulayan roman, sadece soruları çoğaltıyor insanda. Nihayetinde yazarın hayatını yazan da Zambra. Ayna içinde ayna içinde ayna.

Zambra, bir coğrafyanın gerçekten yaşadığı depremden yola çıkarak insanın içini titreten bitimsiz zelzeleye dönüşen ânı yakalarken, depremi de metafora dönüştürmüş. “O zamanlar, ölüm benim gibi çocuklar için görünmezdi, çıkıyorduk, o büyülü geçitlerde korkusuzca koşturuyorduk, tarihten muaftık. Deprem gecesi, her şeyin tepetaklak olabileceğini ilk kez düşündüğüm geceydi. Şimdi bunun farkında olmanın iyi olduğunu düşünüyorum. Her an bunu hatırlamanın gerekli olduğunu.”

Velhasıl, tam da bu içimdeki zelzeleleri, ruhumda açılan fay hatlarını keşfettiğimde ve görmezden gelemez hâle geldiğimde, belki de ıssız ada sorusundan bu kadar rahatsız olma sebebimin, ıssız adanın ta kendisi olabileceği gerçeği kafama dank etti.

Issız ada derken aman “ıssız adam” karakterini benden uzak tutun. Sorumluluk almama adına bitmeyen bir ergenlikte takılı kalmış, duygu kabızı olmuş marazi tiplerle bir ilgisi yok ıssız adalığın. Aksine için çok kalabalık olduğu için ıssızsın. Fazla hissetmekten. Bağ kurmaktan. Kaçamamaktan.

Issız ada bir güzelleme değil, bedelli bir varoluş. Issız bir adaysan kimi zaman kaçınılmaz olarak kendi içine düşersin. Düşmenin dibi yoktur, dalgalarla yükseldiği arşın sınırının olmaması gibi. Issız adaların çok iyi bildiği üzere, yeni bir yer özlemi, hafif bir can sıkıntısına, bir “tebdil-i mekânda ferahlık var” düsturuna denk gelmez. Geçici, dönemsel mekân değişimleriyle başlayıp biten bir şey değildir o. En yerleşik hayatlardan birini sürdürürken, işlevsellik abidesi gibi dururken hatta, içini kemiren evsizlik hissiyle başlar. Bulunduğun mekânda, içinden geçtiğin zamanda bir aidiyetsizlikle. Koca bir yanlışlık ya da eksiklik hissiyle.

Hayatın med-cezir düzeni hepimizin malûmu. Kötü, aksi şeyler üst üste gelir, sabrını, varoluş gerekçeni zorladıkça zorlar. İyice dibe vurduğunda, artık mücadele etmeye hâlin dahi kalmamışken, birden ufacık, merhametli bir dalga seni yüzeye taşır. Çabasız soluk almak diye bir şey olduğunu, yeniden öğrenirsin. Yeni bir yer hayalleri en çok da dibi boylamışken çıkar ortaya.[1]  Hastane odalarında yeni bir yeri gri evrak dolaplarının içine koyduğum küçük ve gereksiz bir nesneyle yarattığımı bilirim: kendime benzettiğim ve beni gülümseten bir kurbağa biblosuyla.

Morg kapısı önündeki çadır yeri ve çalışanlardan öğrendiğin diğer saklı sigara köşeleri yeni bir yerdir. Uzayan refakatçilikten dolayı seni çalışan sanan kantincinin ısmarladığı çay, Türk kahvesi yeni bir yerdir. Hastane girişini mekân edinmiş, aklının sınırını geçmiş evsiz bir kadının hapisteki sevgilisine birlikte mektup yazdığın andır yeni bir yer. Zamana karşı yarışan motorlu kuryenin ölülerden dolayı hükümsüz kalmış çocukluk evin yerine dönüp bir paketi senin bulunduğun yere getirmesidir. Ev gibi hissedemediğin bir eve. Yeni bir yer bazen sadece sebepsiz bir iyiliktir.

Yeni bir yer kaybettiğin ya da edinmeye çalıştığın dillerdir. Yeni bir yer, anlatamadığın şeylerin -ne kadar çabalasan da anlatamadığın bir şeyler mutlaka kalacaktır- birilerince hissedilmesi ihtimalidir. [2] Bir bakışla, paylaşılan bir sessizlikle, ağlanamayacak kadar acı şeylere gülmekle. Yeni bir yer kabulleniştir; yorganla döşeğe uzanmak yerine battaniyeyle herhangi bir yüzeye kıvrılmayı tercih ettiğini kabullenmek mesela. Tuhaflıklarını şikâyet etmeden taşımak.

Yol üstündeki evler

Belli mi olur, böyle yapınca belki eve dönmenin yollarını değil ama yol üstündeki evleri bulursun. Ne dayatılıyorsa tam tersinden ilerlemek mümkün; kıyaslamasız, performansız bir hayat için gayret etmek. Kazanmak-kaybetmek girdabından çıkmak çünkü hayatın kurgusu en deneysel sanat kurgusundan hep bir adım önde. Çünkü gerçeklikten daha absürt bir şey yok dünyada.

Velhasıl, anların kalıcı olacak, hayatın geçici. O geçici anlarda ölümlü hâlinle ömrün sınırlarını aşan bir anlam bulacaksın bazen, “Bunun için yaşadım” dediğin bir öz. Sonra yine kayıp gidecek o anlam. Sürekli devrim diye bir şey yok. Ama izi kalacak, yankısı sürecek o biricik zamanların. Hani şu renkleri daha parlak, kokuları daha keskin, sesleri daha berrak olan zamanların. Hafızandaki bu hazine her şeyin matlaştığı, silikleştiği dönemlerde de o hissin peşine düşmene yetecek. Kendi hakikatinin.

Bakmayın ortalıktaki replik gürültüsüne; asıl hikâye, hafızlarımızı konuşturduğumuzda ortaya çıkıyor. Bağ kurduran yer orası. Üstelik yıllar içinde anlatımızı sürekli değiştiriyoruz. Bu gerçek, hatıraları güvenilmez kılmıyor, aksine tam da hakikat ihtiyacımız yüzünden anılarımızı sil baştan yeniden yazıyoruz. Tam da bu yüzden yeni bir yer sadece hayal değil ya zaten; yeni bir yer esasen bir hatıra. Hayalimize uygun olarak hatırladığımız bir hatıra. Ya da Zambra’nın deyişiyle: “Daha çok görüntülerin seslerini hatırlarız. Bazen de yazarken her şeyi temize çekeriz, sanki bu şekilde belli bir yere varacakmışız gibi. Tek yapmamız gereken o sesleri, hafızadaki o lekeleri tarif etmek.”

Hem bakın, yüzen adalar da varmış. Şu bataklık, çamur, yosun, hasır otu, organik atıklar, sazlık ve su kamışlarının birikmesi sonucu oluşan, rüzgârın veya akıntının yardımı ile sal gibi hareket eden adalar. Onlar gibi olmak var işte. Mekânı zamanda, hayatın akışında, anda yaratmak; birleşerek ve ayrılarak, özerk ve birlikte kalarak. Sahte güvenlik arayışlarından azade sadece hayata inanarak, biricik bir damla olmanın bilinciyle.

Yeni bir yeri; özgür, adil, eşit bir hayat için mücadele ettiğimiz şu güzelim zemini, yüzen adalar olarak hayal ediyorum. Issızıyla uyumlusuyla birbirinin derdini sahiplenen, birbiri için harekete geçen adalar: Hepimiz acı, dert ve mutluluklarımızda -sadece birinde değil hepsinde- yap-boz parçaları gibi birbirimize denk geliyoruz bu hayalde.[3]  O zaman yüzen adalardan akışkan alternatif bir kara parçası doğuyor. Ne kadar gerekiyorsa, o kadar zaman birlikte aynı istikamete doğru yol alıyoruz. Ne birleşmemiz genişleme sayılıyor ne ayrılmamız parçalanma. Biz toprak fethetmenin derdinde değiliz çünkü. Kök salmanın değil, akmanın peşindeyiz. Köklerimiz nilüferler gibi suyun altında peşimiz sıra geliyor ve suyun derinliklerinden biz hiç fark etmeksizin birbirine karışıyor. Düzeni sürekli akarak, öngörülemez ortaklıklarda buluşup yeniden ayrışarak şaşırtıyoruz. Norm oluşturmaya mecalleri kalmıyor.

Belki züğürt tesellisidir benimki. Bunca köklü görünürken hissettiğim savruluşu anlamlandırma çabamdır. Ait hissettiğim zamanlara dair hatıralardan devşirdiğim bir hayaldir bu yazdıklarım da. Olsun varsın. Hayal dediğin zaten tersinden okunduğunda çırılçıplak hakikat tescili. “Okumak yüzünü kapamaktır. Yazmaksa yüzünü göstermek” diyor Zambra. Biraz o hesap.

Yaran neredeyse oradan düşersin.

Yaran nerdeyse oradan düşlersin.

[1] Eve Dönmenin Yolları, Alejandro Zambra, Notos Kitap, Çev: Çiğdem Öztürk, İstanbul, Nisan 2013 (Yazıdaki alıntılar Ağustos 2025 tarihli 12. baskıdan.)

Kaos GL dergisine abone olun

Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Yeni Bir Yer dosya konulu 207. sayısında yayınlanmıştır.

Abone olmak veya tek sayı satın almak için tıklayın.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.



Etiketler: insan hakları, kadın, yaşam, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
İstihdam