21/05/2026 | Yazar: Melsu Berfu Ertan
Lubunyalık, dünyanın dayattığı normalliğin dışına taşan bütün ihtimallerin ortak hafızasıdır. O yüzden lubunyalar birbirini sokakta tanır. Çünkü dışlanmanın dili ortaktır. Ve belki tam da bu yüzden, başka canlıların dışlanmasını en hızlı anlayabilecek olanlar yine bizleriz.
Fotoğraf: Şehlem Kaçar / csgorselarsiv.org
“Normal” dedikleri şey hiçbir zaman masum olmadı.
Bize çocukluğumuzdan beri anlatılan her şeyin içinde bir norm vardı. Erkek dediğin şöyle yürür, kadın dediğin böyle güler, aile dediğin bundan oluşur, aşk dediğin bunu kapsar, beden dediğin buna benzer. Ve aynı anda başka bir norm daha kuruldu: Hangi canlının yaşayabileceği, hangisinin öldürülebileceği. Hangisinin sevileceği, hangisinin yenileceği. Hangisinin “evlat”, hangisinin “ürün” sayılacağı.
Bu yüzden bugün lubunyalıkla veganlığın birbirinden bağımsız olduğunu düşünmek, sistemin bize ezberlettiği ayrımlardan biridir. Çünkü ikisi de aynı düzenin dışına taşar. İkisi de “doğal olan” yalanına çarpar. İkisi de insanların huzurunu bozar. İkisi de birilerinin rahatını kaçırır.
Bir lubunya odaya girdiğinde insanlar rahatsız olur.
Bir vegan sofraya oturduğunda insanlar rahatsız olur.
Çünkü her ikisi de görünmez olanı görünür hâle getirir.
Lubunya varoluşu heteroseksüelliğin “tek doğru” olmadığını hatırlatır.
Veganlık ise insan merkezci yaşamın “tek doğru” olmadığını.
Ve insanlar çoğu zaman bundan nefret eder.
Çünkü mesele hiçbir zaman sadece “alışkanlık” değildir. Mesele iktidardır. Mesele, bir grubun kendisini dünyanın merkezi sanma hakkını kendinde görmesidir. Erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümü, heteroların kuirler üzerindeki tahakkümü, insanların hayvanlar üzerindeki tahakkümü… Bunların hepsi aynı politik damardan beslenir. Aynı kibirden doğar: “Ben senden üstünüm, bu yüzden seni kontrol edebilirim.”
Tarih boyunca lubunyalar “doğaya aykırı” ilan edildi. Bugün veganlara da aynı cümle kuruluyor. İnsanlar kuir varoluşları aşağılamak için yıllarca hayvan benzetmeleri kullandı. “İbne”, “sapık”, “ucube”, “hayvan gibi”… Çünkü sistem önce seni insan kategorisinin dışına iter, sonra sana yapılan şiddeti meşrulaştırır.
Aynı şeyi hayvanlara da yaptı. Onları “ürün” ilan etti. Numara verdi. Kiloya çevirdi. Parçalarına fiyat biçti. Yaşamlarını market rafına dönüştürdü.
Ve bunu yaparken hep aynı dili kullandı: “Doğal.” “Gerekli.” “Abartıyorsunuz.” “Herkes böyle yapıyor.”
Aynı cümleleri lubunyalar da duydu. Aynı cümleleri feministler de duydu. Aynı cümleleri siyahlar da duydu. Aynı cümleleri işçiler de duydu. Çünkü ezme biçimleri değişse de sistemin dili değişmez.
Bugün hâlâ birçok kuir mekânda ceset tüketiliyor. Pride yürüyüşlerinden sonra mangallar kuruluyor. “Aşk aşktır” sloganı atan insanlar, başka canlıların yaşam hakkını tartışmaya bile açmıyor. Sol örgütler sömürü karşıtı sloganlar atarken hayvan endüstrisini ekonomik bir mesele dışında konuşmuyor. Patriyarkaya karşı çıkanlar süt endüstrisinin dişi bedenler üzerindeki zorunlu doğum döngüsünü görmezden geliyor. Çünkü insanlar kendi acılarıyla politikleşirken, başkasının acısına geldiğinde susmayı öğreniyor.
Ama özgürlük böyle çalışmaz. Gerçek özgürlük seçmeli değildir. Sadece sana benzeyenleri kapsıyorsa adı özgürlük değil ayrıcalıktır. Bir trans kadının bedenine devlet müdahale ettiğinde öfkeleniyoruz. Haklıyız. Bir bedenin doğurganlığının denetlenmesine öfkeleniyoruz. Haklıyız. Bir lubunyanın aşkının yasaklanmasına öfkeleniyoruz. Haklıyız. Peki neden milyonlarca hayvanın bedeni zorla üretilip sömürülürken sessizlik oluyor? Süt endüstrisi dediğimiz şey zorla hamile bırakılan bedenler üzerine kurulu değil mi? Yumurta endüstrisi doğar doğmaz öğütülen civcivlerin üzerine kurulu değil mi? Et endüstrisi yaşam hakkının ekonomik değere çevrilmesi değil mi?
Ve en önemlisi: Neden bazı yaşamların acısını politik görüyoruz da bazılarını “normal hayat” sayıyoruz?
Çünkü insan merkezcilik bize dünyanın geri kalanını kaynak olarak görmeyi öğretti. Tıpkı patriyarkanın kadın bedenini kaynak olarak görmesi gibi. Tıpkı kapitalizmin işçi bedenini kaynak olarak görmesi gibi. Tıpkı devletlerin kuir bedenleri “ahlak tartışması” hâline getirmesi gibi.
Bir beden kime aittir?
Aslında bütün mücadelelerin ortasında aynı soru var: Bir beden kime aittir? Devlete mi? Patrona mı? Aileye mi? Piyasaya mı? Yoksa kendisine mi?
Hayvan özgürlüğü tam da burada queer mücadeleyle kesişir. Çünkü her ikisi de bedenin sahiplenilmesine karşı çıkar. Her ikisi de yaşamın hiyerarşik biçimde sınıflandırılmasına karşıdır. Her ikisi de “normal” denilen şiddeti görünür kılar.
Bu yüzden veganlık bir tüketim tercihi değildir. Bir smoothie estetiği hiç değildir. Bir market alışverişi değildir. Veganlık politik bir reddediştir. “Gücüm yetiyor diye seni kullanamam” diyebilmektir. Sana benzeyene değil, senden tamamen farklı olana da etik yaklaşabilmektir. Lubunyalık da böyledir aslında. Sadece cinsellik değildir. Sadece yönelim değildir. Sadece kimlik değildir.
Lubunyalık, dünyanın dayattığı normalliğin dışına taşan bütün ihtimallerin ortak hafızasıdır. O yüzden lubunyalar birbirini sokakta tanır. Çünkü dışlanmanın dili ortaktır. Ve belki tam da bu yüzden, başka canlıların dışlanmasını en hızlı anlayabilecek olanlar yine bizleriz.
Bizler ailelerinden atılanlarız. Bizler sokakta bırakılanlarız. Bizler “fazla” bulunanlarız. Bizler çalıştırılmayanlarız. Bizler öldürülenleriz. Bizler haberlerde yanlış isimle anılanlarız. Bizler bedenleri sürekli tartışılanlarız. Bu yüzden başka bedenlerin metalaştırılmasını görmezden gelmek, aslında kendi mücadelemizin yarısını eksik bırakmaktır.
Çünkü mezbahalarla nefret cinayetleri aynı mantığın çocuklarıdır. Çünkü transfobiyle türcülük aynı üstünlük fikrinden doğar. Çünkü kapitalizm sadece emeği değil yaşamı da metalaştırır. Çünkü patriyarka sadece kadınları değil doğayı da kontrol etmek ister. Çünkü devlet sadece sınırları değil bedenleri de yönetmek ister. Ve bütün bunlar olurken insanlar bize “fazla politik” olduğumuzu söyler.
Evet. Çünkü yaşamak zorunda bırakıldığımız dünya zaten politik. Bir lubunyanın gece eve yürürken korkması politiktir. Bir işçinin açlık sınırında yaşaması politiktir. Bir Kürdün anadilini savunması politiktir. Bir kadının sokakta tedirgin olması politiktir. Bir hayvanın mezbahaya götürülmesi politiktir. Politik olmayan hiçbir şey yoktur. Sadece bazı acılar görünmez kılınır. Belki de mesele tam olarak budur: Biz kendi acımız görünür olsun diye yıllarca mücadele ettik. Şimdi görünmez bırakılan başka acılara sırtımızı dönüp dönemeyeceğimize karar verme zamanı. Çünkü özgürlük ya hepimiz için vardır ya da hiçbirimiz için yoktur.
İşte tam olarak bu yüzden VEGAN OL LUBUNYA.
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
Etiketler: insan hakları, kadın, yaşam, ekoloji, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
