18/05/2026 | Yazar: Zeynep Esmeray Özadikti
Tek kişilik oyun demek bazen yalnızlık demektir. Ama bazen de bir kişinin sahnede koskoca bir evren kurabilmesi.
Bazen sahnede büyük dekorlar, kalabalık kadrolar, gösterişli teknik oyunlar beklersiniz. Sonra biri çıkar ve size tiyatronun özünün bunların hiçbiri olmadığını hatırlatır. İzlediğim bu tek kişilik performans tam da bunu yaptı. Sahnede neredeyse “hiçbir şey” yoktu. Bir darbuka, şarkılar, küçük bir tabure ve minik bir rüzgâr gülü… Ama o boşluk, oyuncunun varlığıyla öylesine doluydu ki eksiklik değil, bilinçli bir tercih gibi duruyordu. Daha ilk andan, eğlenceli ve enerjik girişle seyirciyi içine çekiyor; sonra hikâye usul usul büyüyüp sizi peşinden sürüklüyor. En etkileyici yanı geçişlerdi. Tek kişilik oyunlarda en zor meselelerden biri ritmi ve karakterler arası geçişleri inandırıcı kılmaktır. Burada o geçişler öylesine doğal ve akışkandı ki sahnede gerçekten birden fazla hikâye, birden fazla beden varmış hissine kapılıyorsunuz.
Bir de kullandığı ağız…
Sahnede Trakya ağzıyla, yer yer bir Roman mahallesinin çocuğunu, yer yer sokaktan tanıdık bir sesi taşıyor sahneye. Ve bunu öyle doğal yapıyor ki bunun bir oyunculuk tercihi olduğunu unutuyorsunuz. En etkileyici tarafı ise şu: Bu ağız oyuna karakter ve sahicilik katarken, seyirciyle arasına asla mesafe koymuyor. Tek bir kelimeyi bile kaçırmıyor, bütün cümleleri rahatlıkla takip edebiliyorsunuz. Bu dengeyi kurabilmek büyük bir oyunculuk becerisi.
Oyun, içinde yaşadığımız kıyametin ve geleceğin daha büyük kıyametlerinin içinden kendi özgün hikâyesini kuruyor. Bunu yaparken didaktikleşmiyor, parmak sallamıyor; katmanlı, çok sesli, yer yer eğlenceli, yer yer sarsıcı bir anlatı yaratıyor.
Sahnede tek kişiydi ama asla yalnız değildi; o sahnede tam anlamıyla bir tiyatro şöleni vardı.
Ve oyunculuk…
Beden dilinin bu kadar aktif kullanıldığı performanslar her zaman dikkatimi çeker. Çünkü bazı oyuncular yalnızca metni oynar; bazıları ise bütün bedenini anlatının parçasına dönüştürür. Burada olan ikincisi. Ses, nefes, ritim, duruş, jestler… Hepsi hikâyenin taşıyıcısına dönüşüyor.
Oyunculuğu konuşuyoruz, sanatı konuşuyoruz; oyuncunun seyirciyle kurduğu başka türden enerjilere hiç girmeyeyim. Anam bacım, kalbim var… Neme lazım.
Tek kişilik oyun demek bazen yalnızlık demektir. Ama bazen de bir kişinin sahnede koskoca bir evren kurabilmesi.
Bu da onlardan biriydi.
Oyunun hikâyesine, iç içe geçen hikâyelerine özellikle detaylı girmiyorum. Bu bilinçli bir tercih. Çünkü bazı oyunlar anlatıldıkça değil, deneyimlendikçe çoğalır. Büyüsünü kaçırmak istemem. İyisi mi gidin ve kendinizi o dünyanın içine bırakın.
Kesinlikle izlenmesi gereken bir oyun.
Bazı oyunlar bittiğinde salondan çıkarsınız; bazıları ise sizinle birlikte eve gelir. Bu oyun, uzun süre büyüsünden çıkamadıklarım arasında yerini aldı.
Oyun Künyesi-9/8’lik Kıyamet
Yazan: Şâmil Yılmaz
Yöneten: Sezen Keser
Oynayan: Oğulcan Arman Uslu
Yönetmen Yardımcısı: Merve Ülgentay
Kostüm Tasarımı: Hilal Polat
Işık Tasarımı: Utku Kaya
Perküsyon Eğitmeni: Cem Mazlum
Yapım Desteği: Ilgın Sönmez / Koma Sahnesi
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
Etiketler: insan hakları, kültür sanat, yaşam, ifade özgürlüğü
