18/05/2026 | Yazar: Suncem Koçer
Devletin hormonla ilişkisi bedenin sağlığıyla değil, bedenin "kullanım değeriyle" ilgili. Hormon üreyen, doğuran, aileyi tutan bedene akıyor; geri kalanına haram. Menopoza girmiş kadın için östrojen "gereksiz lüks", trans için hormon "sapkın talep" oluyor. İkisi de dışlanıyor, sadece farklı etiketlerle.
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org
Sıradan bir tıbbi müdahale ile yaşam kalitemizi yükseltmek, sonsuz ceremesini çektiğimiz modern hayatın nadir bir hediyesi olmalı. O kadar da olsun. Onca çile, onca bedel karşılığında azıcık rahatlık hakkımız. Birbirine bağlanan baba evi, koca evi, fabrikada patron, plazada müdür başrollü gerçek hayat kâbusları toptan bitmeyecek, belli. Hiç değilse menopozda, ki hayatın ikinci ergenliği de denebilir, bir parça rahat edelim, bir zahmet. Teoride hiç zor değil. Östrojen, testosteron, progesteron, ne eksikse, biyoeşdeğer hormonla takviye olunsun, kemikler güçlü kalsın, beyin sisi dağılsın, haz yolunu kaybederek de olsa hepimize uğrasın. Azıcık da olsa.
46 yaşında biyoeşdeğer hormon tedavisiyle ikinci ergenliğini huzur, haz ve şaşkınlık içinde geçiren bir kadınım. Şaşkınım, çünkü madem ateş basmalarını, beyin sisini, en fenası da mendeburluğu ekarte etmek bu kadar basitti, neden bunu bana daha önce kimse söylememişti? 7-8 yıldır yaşadığım bu saçma durum hayat kalitemi öyle bir köreltmiş ki bileniyorum, bilip de söylemeyene. Regl olmaya devam ettiğim için de bir Allah’ın kulu tenezzül etmedi “Perimenopozdasın kardeşim!” demeye. Şaşkınlığım bundandır. Sonraki duygum ise iç sızısı. Önceki nesil kadınların ne yaşadığını düşününce içimi saran bir sızı. Annem mesela… Ben ergenliğin dibinde her şeye çemkiren sevimsiz bir bünyeyken annem uzaktı, yoktu, ağır bir depresyon bulutunun içinde kayıptı. Kadıncağız menopozdaymış. Hayatın ve babamın (psikolojik) şiddetiyle uğraşırken düşen östrojen seviyesi onu kim bilir nasıl yoruyordu? Ya annemin annesi? Anneannem ölene kadar neşeli kaldı. Ama avize silerken bacağını, pazardan dönerken kalçasını kırdı genç yaşta. Menopozda kemikleri eriyormuş meğer. Ah canım anneannem, ara ara bir alev topu gibi üzerimize fırlayan öfkesine gece ateşleri eşlik eder miydi? Ben ona soramadan öldü gitti.
Bana gelince, yıllarca mendeburluğumla kendimi de çevremi de kuruttuktan sonra sonunda feminist bir doktor buldum da derdimi anladı, dermanımı söyledi: Perimenopoz, hormon tedavisi. Ama bu sefer de ara ki bulasın östrojen. Eczanelerde yok, depolarda yok, yok da yok. İmtiyazımdan utanıyorum ama en sonunda bir konferans için gittiğim Almanya’dan aldım geldim. Kutu kutu hormon!
Asıl meselem ailemdeki kadınların ya da kendimin menopoz hikâyelerini anlatmak değil. Konu başka. 46 yaşında biyoeşdeğer hormon tedavisiyle ikinci ergenliğini huzur, haz ve şaşkınlık içinde geçiren bir kadın olarak, transların hormon ilaçlarının devletçe kısıtlanıyor oluşunu aylardır hayıfla, hatta delirerek takip ediyorum. Bunun benim menopozdaki hormon yoksunluğumla olan ilişkisini dert ediniyorum. Yıldız Tar’ın “transların hormon hakkı ile ailenin ne ilgisi var, anlayan yok” derken serzenişi çok da yerinde. Ah, o kadar da göbekten alakası var ki… Aile mülkün temeliyse, biz iğnemizle de olsa kazacağız o temelin kumunu. Âmin!
Bugün 11 Mayıs 2026. Bu yazıyı yazmaya Ağustos 2025’te oturmuşum. Yıldız’a da sormuşum, transların hormon hakkının engellenmesi ile menopozdaki kadınların hormon bulamaması arasındaki bağı kurcalayan bir yazı yazıyorum, okur musun diye. Yıldız her zamanki nezaketiyle beni davet etti yazımı göndermeye. Ama ben o yazıyı o vakit tamamlayamadım. Transların hormon hakkından perimenopozum bağlamında söz ederken yanlış anlaşılmaktan korktum. Köy yanarken, deli taranıyor özlü sözünü duymaktan çekindim.
Cesaretsizlik başa bela, çünkü ister taran ister taranma aradan geçen yaklaşık bir yılda köyle birlikte hepimiz yanmaya devam ettik.
Üzerimizden geçen aile (yılı)
Belki de en temel ama üstü en örtük meselemiz "Aile Yılı" tantanasında vücut buluyor. Aile yılı ilan edilen 2025 ile birlikte devletin LGBTİQ+ haklarına daha kısıtlayıcı bir tutum aldığını görmeyen de, ne bileyim... Malum an itibariyle devletin kadına yönelik şiddetle mücadelesi kadını ailenin bir parçası olarak koruma şeklinde özetlenebilecek bir stratejik eksene kaymış durumda. Yani kadına yönelik şiddet ve devletin bir meşruiyet simidi gibi sarıldığı aile yılından ayrı düşünülebilecek bir konu değil Bu eksende şiddetle mücadele doğrudan "ailenin bekası" ile ilgili. Diğer bir deyişle, 2025 yılının "Aile Yılı" ilan edilmesi ve 2026-2030 dönemini kapsayan yeni ulusal eylem planları, şiddeti aile bütünlüğünü bozan bir dış etken olarak konumlandırıyor. Buna mukabil, daha önce şiddet vakalarında yasak olan uzlaştırma/arabuluculuk bazı pilot bölgelerde sosyal hizmetler üzerinden dolaylı olarak teşvik ediliyor.
Neden mi? Çünkü aile birliği bozulmasın. Bu yolda kadın şiddet failiyle aynı masaya oturmaya zorlanabilir. Çünkü ailenin bekası! 2025 sonu itibarıyla kadın cinayetlerinin %68'i eş, eski eş veya partner tarafından işlenmişse ne fark eder… Ya da şiddet vakalarının %62'si "aile konutu" içinde gerçekleşmişse ne olmuş? Ailenin bekasına zeval gelmesin.
Aynı köyde tam da o sırada translara yönelik şiddette, hukuki ayrımcılıkta ve düşmanca siyasi iklimde belirgin bir yükseliş oldu. Türkiye'de transların hormon tedavisine erişimi son iki yılda fiili zorluklardan açıkça kurumsallaşmış kısıtlamalara doğru keskin bir değişim gösterdi. Cinsiyet uyum süreci güya yasal ama Sağlık Bakanlığı ve diğer devlet kurumları bürokratik engellerle süreci yokuşun en dikine sürüyor. Üstüne 2025’te Sağlık Bakanlığı hormon tedavisi ve ameliyat yetkilendirme süreçlerini kökten değiştiren düzenlemeler yayınladı. Cinsiyet değiştirme ameliyatlarının 3 yerine 7 doktorluk bir heyet tarafından onaylanması zorunlu kılındı. Alt yaş sınırının 21’e yükseltildiğini biliyoruz. Aradığımız hormon ilaçları da kapsama alanı dışında; e-reçete vb. bürokratik yollarla erişime kapalı. Bu engellerin transları denetimsiz hormon kullanımına ve karaborsaya iterek ciddi sağlık riskleri oluşturması yeterince gündem olmuyor üstelik. Gündem olmamasına paralel olarak, Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan taslağa göre "biyolojik cinsiyete aykırı tutumları teşvik etmek" suç kapsamına alınabilir. Bu taslak, mahkeme izni olmadan bu işlemleri yapan doktorlara ve "yetkisiz" işlem yaptıran bireylere hapis cezası öngörüyor.
Yani transların maruz kaldığı fiziksel şiddet hukuki şiddetin çarpan etkisiyle katlanıyor. Resmi verilerin eksikliği, bu şiddetin boyutunu tam olarak anlamamızı engellese de biz biliyoruz: Devlet söylemi LGBTİ+ sivil toplum örgütlerini ve aktivistleri hedef alarak, kuir örgütleri kapatmaya çalışarak trans haklarını savunanlara karşı baskıyı artırıyor. Bu durum, dolaylı ve dolaysız olarak şiddetin artmasına neden olan ortamı daha da yeşertiyor.
Bizi birleştiren “ıskarta”
"Iskarta" kelimesi aklıma Almanya'dan getirdiğim hormon kutularını bavula yerleştirirken takıldı. Otel odasında bir anda dümdüz görüverdim: devlet benim bedenimi zaten çoktan ıskartaya çıkarmış. Üretkenlik çağı kapanmış, ana rolü tamamlanmış, aile projesine katkısı bitmiş bir beden. Ben östrojen istiyorum diyorum, devletim omuz silkiyor. Trans bir birey hormona erişmek istediğinde de devlet yedi hekimli bir heyet topluyor, yaşını yirmi bire çekiyor, e-reçeteye engel koyuyor. Neden? Çünkü en temelde o beden de başka bir gerekçeyle aynı projenin dışına düşmüş. Trans bedenin düştüğü yer istihdamın dışına itilmek, intihara sürüklenmek, barınma hakkının gaspı gibi çeşitli şiddet biçimleriyle kuşatılmış durumda.
Devletin hormonla ilişkisi bedenin sağlığıyla değil, bedenin "kullanım değeriyle" ilgili. Hormon üreyen, doğuran, aileyi tutan bedene akıyor; geri kalanına haram. Menopoza girmiş kadın için östrojen "gereksiz lüks", trans için hormon "sapkın talep" oluyor. İkisi de dışlanıyor, sadece farklı etiketlerle.
"Transların hormon hakkıyla ailenin ne ilgisi var?" sorusuna dönelim. 2025'te aile yılı ilan eden, boşanmayı zorlaştıran, şiddete uğrayan kadını uzlaştırma masasına oturtan, cinsiyet uyumunu suç saymaya hazırlanan devlet, hormonu da aynı masanın etrafında dağıtıyor. O masaya oturabiliyorsan, yani aile projesinin içindeysen, belki de baş tacısın. Oturmuyorsan ıskartasın, yerini bil.
Anneannemin merdivenlerden düştüğü anı bir daha düşünüyorum. Onun için hormon tedavisi bir lüks değil, bir yoksunluktu. Bilmezdi zaten. Annem de bilmezdi. Ben biliyorum, imtiyazlıyım, erişebildim. Kuşaklar boyu aynı şey yoksa: bilmemek ya da bilip de erişememek. Ezcümle, artık görüyoruz ki bu bir tesadüf değil, politikadır.
Köy hâlâ yanıyor. Ve yanma biçimlerimiz birbirine her geçen gün daha çok benziyor. Ben menopozdaki östrojenimi Almanya'dan taşırken, trans komşum hormonuna karaborsadan ulaşmaya çalışıyor. İkimiz de devletin "fazlalık" saydığı bedenleriz; görünmez ya da yok olmalıyız. Ama ne yok oluruz, ne de görünmeziz. Dahası sorarız da: Devletimizin bizi layık gördüğü ıskartalık mertebesi mücadeleyi ortaklaştırmak için bir başlangıç noktası değilse nedir?
Ne diyelim? Amin!
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
Etiketler: insan hakları, nefret suçları, sağlık, sağlık hakkı, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
