27/07/2026 | Yazar: Emine Köygülü
Biz anne-babalar olarak bizden beklenen suskunluğu reddediyoruz. Çocuklarımızın varoluşunun savunulacak, açıklanacak ya da gerekçelendirilecek bir şey olmadığını söylüyoruz.
Fotoğraf: Özge Özgüner / csgorselarsiv.org
Bu ülkede anne olmak, uzun süredir sabır, fedakârlık ve suskunlukla tarif ediliyor. Anneye biçilen rol açık. Katlanmak, idare etmek, razı olmak. Olan biteni “çocuklar zarar görmesin” diye sineye çekmek. Siyaset konuşmamak, itiraz etmemek, sınırını bilmek.
Ben bu annelik tarifini reddediyorum. Çünkü bu tarif, yalnızca anneleri değil, çocukları da tehlikeye atan bir suskunluk rejiminin parçası.
Benim anneliğim, çocuğumun varoluşunun hedef alındığı bir ülkede, kaçınılmaz olarak politik bir yerde duruyor. Çocuğuma yönelen nefret, beni korumacı bir sessizliğe değil, söz alan, itiraz eden, taraf olan bir konuma çağırdı. Bu çağrıdan geri adım atmak, yalnızca kendi çocuğumu değil, bu ülkede nefretin hedefi hâline getirilen tüm hayatları savunmasız bırakmak anlamına geliyor.
Bu metni bu yüzden yazıyorum. Nefret politikalarının karşısında susmayı reddetmek ve başka türlü bir yerin mümkün olduğunu yüksek sesle söylemek için.
Bugün Türkiye’de LGBTİ+’lara yönelik olan şey, münferit açıklamalar, geçici çıkışlar ya da “toplumsal hassasiyet” tartışmaları değildir. Karşımızda, bilinçli olarak inşa edilmiş, sürekliliği olan, devlet eliyle beslenen bir nefret rejimi vardır. Yasalarla, yargı kararlarıyla, kamu diliyle ve medya aracılığıyla üretilen bu rejim, LGBTİ+’ları açık bir düşman kategorisine yerleştiriyor. “Müstehcenlik”, “genel ahlak”, “aile değerleri” gibi muğlak kavramlar, bu düşmanlaştırmanın kılıfı hâline getiriliyor.
Bu rejim yalnızca LGBTİ+’ları hedef almıyor. Aileleri, arkadaşları, öğretmenleri, komşuları, yani yan yana gelme ihtimalinin kendisini hedef alıyor. Korku yayarak, yalnızlaştırarak ve sessizliği normalleştirerek işliyor. “Başına bir şey gelmesin” diye susan ebeveynler, “daha fazla görünür olmayalım” diye geri çekilen çocuklar, “şimdi sırası değil” diyerek ertelenen itirazlar bu rejimin yakıtı oluyor.
Ben bir anne olarak bu düzene itiraz ediyorum. Çünkü mesele yalnızca çocuğumun bireysel güvenliği değil. Mesele, bu ülkede hangi hayatların meşru, hangilerinin gözden çıkarılabilir ilan edildiğidir. Hangi çocukların yas tutulmaya layık görüldüğü, hangilerinin başına gelenlerin “kaçınılmaz” sayıldığıdır.[1]
Hayatta kalmak elbette önemli. Ama artık yeterli değildir. Sürekli hayatta kalmaya zorlanan hayatlar özgür değildir. Sürekli kendini saklamak zorunda kalan çocuklar güvende değildir.
İktidar, bir yandan “aile”yi kutsal bir değer olarak yüceltirken, diğer yandan yalnızca tek bir aile biçimini makbul ilan ediyor. Heteroseksüel, itaatkâr, sessiz, uyumlu ve denetim altında tutulabilen bir aile modeli… Bunun dışındaki tüm ihtimaller ya yok sayılıyor ya da tehdit olarak kodlanıyor. LGBTİ+’lar ve aileleri, bu anlatının içinde özellikle hedef tahtasına konuluyor.
Anne figürü ise bu politikanın merkezinde araçsallaştırılıyor. Devletin makbul annesi, susan, razı olan, çocuğunu “doğru yola” sokmaya çalışan, gerektiğinde onu devlete teslim eden annedir. Bu anne, çocuğunun gördüğü şiddeti kişisel bir sorun olarak görür, asla politikleştirmez.
Ben bu anne değilim. Olmayacağım.
Çocuğumun varoluşunun sürekli tartışma konusu yapıldığı bir ülkede, “tarafsız” kalmak mümkün değildir. Tarafsızlık, mevcut şiddetin sürmesine hizmet eder. Bugün susmak, açıkça nefretin yanında durmaktır. Anne olmak beni geri çekilmeye değil, daha fazla konuşmaya zorladı. Çünkü çocuğumun onurunu savunmak, yalnızca onu sevmekle sınırlı değildir, onu hedef alan politik düzeni teşhir etmeyi de gerektirir.
Biz anne-babalar olarak bizden beklenen suskunluğu reddediyoruz. Çocuklarımızın varoluşunun savunulacak, açıklanacak ya da gerekçelendirilecek bir şey olmadığını söylüyoruz. Bu varoluşu tartışmaya açan her dilin, her yasa teklifinin, her televizyon programının bizzat şiddetin kendisi olduğunu ifşa ediyoruz.[2]
Suçluluk ve utanç duygusunun kendiliğinden ortaya çıkmadığını biliyoruz. Bu duygular, sistematik olarak üretiliyor. Ailelere “nerede hata yaptın” diye soran bir düzen, sorumluluğu bilinçli olarak bireylere yüklüyor. Oysa sorun çocuklarımızda değil, onları hedef hâline getiren politikalarda.
Korkunun bireysel bir zayıflık değil, örgütlü bir yönetim tekniği olduğunu artık çok iyi biliyoruz. İnsanları korkutarak yönetmek, yalnızlaştırarak susturmak, birbirine güvenemez hâle getirmek bu rejimin temel stratejisidir. Bu yüzden yan yana gelmek, sözümüzü çoğaltmak ve yalnız olmadığımızı göstermek başlı başına politik bir eylemdir.
Çocuklarımızın güvenliği, bireysel fedakârlıklarla sağlanamaz. Bir annenin daha fazla susmasıyla, bir babanın daha fazla içine kapanmasıyla bu şiddet sona ermez. Güvenlik, ancak kolektif bir karşı duruşla mümkündür.
Bu, ebeveynliğin ötesinde, hayatın kimin için yaşanabilir sayıldığına dair doğrudan bir iktidar meselesidir.
“Yeni Bir Yer” dediğim şey, tam olarak buradan doğuyor. Bu yer, korkuya teslim olan bir geri çekilme alanı değil, dayanışmaya yaslanan bir politik duruştur. Yalnız kalmayı reddeden, suskunluğu kabul etmeyen, hak talebini bireysel bir feryat olmaktan çıkarıp kolektif bir söz hâline getiren bir yerdir.
Yeni Bir Yer, kaçışın değil, burada kalıp dönüştürmenin adıdır.
Bugün distopyalar soyut değil. Yasalarla, mahkemelerle, medya diliyle, okul koridorlarında, cezaevlerinde, evlerin içinde somutlaşıyor. Bu yüzden ütopyalara sahip çıkmak romantik bir tercih değil, hayatta kalmanın koşuludur. Ütopya, gerçeklikten kopuk bir hayal değildir. Ütopya, mevcut düzenin tek seçenek olmadığını hatırlatan politik bir direniş biçimidir.
Yeni Bir Yer’i hayal etmek, bu ülkeyi terk etmenin değil, bu ülkeyi nefretin insafına bırakmamanın ifadesidir.
Anne-babalara, ebeveynlere, kendini hâlâ “siyasetin dışında” sanan herkese çağrım nettir.
Tarafsızlık yok. Ya nefretin karşısında durursunuz ya da onun sessiz ortağı olursunuz.
Çocuklarımız için güvenli, onurlu ve özgür bir gelecek istiyorsak, bugün risk almayı, söz kurmayı, yan yana gelmeyi ve mücadeleyi göze almak zorundayız.
Biz bu ülkeyi terk etmiyoruz.
Bu ülkeyi nefretin insafına da bırakmıyoruz.
Yeni Bir Yer’i tam da burada, birlikte kuruyoruz.
Kaos GL dergisine abone olun
Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Yeni Bir Yer dosya konulu 207. sayısında yayınlanmıştır.
Abone olmak veya tek sayı satın almak için tıklayın.
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
Etiketler: insan hakları, nefret suçları, aile, siyaset, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
