24/07/2026 | Yazar: Oğulcan Özgenç

Kürtçe ve Zazaca müzik üreten trans müzisyen Beren Begali, çalışma yaşamında trans kimliği nedeniyle maruz kaldığı ayrımcılığın kendisini sektörün dışına ittiğini söyledi. Begali, KaosGL.org'a işten çıkarılmadan düşük ücret dayatmalarına uzanan deneyimlerini anlattı.

Trans müzisyen Beren Begali: "Düşük ücretlere çalışmaya zorlandım, piyasadan uzaklaştırıldım" Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Trans müzisyen Beren Begali için müzik, çocukluğundan beri içinde taşıdığı bir ihtiyaç. Kürtçe ve Zazaca müzik üreten Begali, pandemi döneminde yayınladığı ilk eserin ardından profesyonel olarak sahne almaya başladı ve yıllar içinde türkü evlerinden performans sahnelerine uzanan bir yolculuk kurdu. Ancak müzik yolculuğuna, trans kimliği nedeniyle karşılaştığı ayrımcılık ve dışlanma deneyimleri de eşlik etti. Begali, defalarca işten çıkarıldı, daha düşük ücretlerle çalışmaya zorlandı, sözlü ve fiziksel şiddete maruz bırakıldı; kimi zaman ise güvenliği tehlikeye girdiği için çalıştığı şehirleri terk etmek zorunda kaldı.

Begali, KaosGL.org'a çalışma yaşamında yaşadığı ayrımcılığı ve bunun sanat üretimine etkisini anlattı.

Öncelikle müzik yolculuğunuzdan başlayalım. Müzisyen olmaya nasıl karar verdiniz ve bugün müzik sizin için ne ifade ediyor?

Müzisyen kimliğim de trans kimliğim gibi doğuştan benimle var olan, benimle gelen bir şey. Dolayısıyla benim için müzisyen olmak aslında verilmiş bir karar değil; tamamen içimde hissettiğim bir titreşimle, bir ihtiyaçla ilgili. Profesyonel müzik hayatına nasıl başladığıma gelirsek, pandemi döneminde sözleri bana ait olan Zazaca “Ze Tica”, yani “Güneş Gibi” adlı bir deyiş çıkardım. Pandeminin ardından normalleşme süreciyle birlikte sahne teklifleri almaya başladım ve profesyonel yolculuğum da böyle şekillendi.

Müzik dışarıdan bakıldığında benim için bir meslek ve gelir kapısı olarak görülebilir ama bundan çok daha fazlası. Müzik benim enerji kaynağım. Bazen şöyle söylüyorum: Yemeksiz kalabilirim ama müziksiz kalamam.

Cinsiyet uyum sürecimde çevremdeki birçok insan beni vazgeçirmeye çalıştı. İşsiz kalabileceğimi, hayatım boyunca sorunlarla mücadele etmek zorunda kalacağımı söylediler. Ne yazık ki söyledikleri birçok şeyi de yaşadım. Ama ben ne trans kimliğimden ne de müzikten vazgeçebilirdim.

Her şeyden önce bir gün kendime ait bir yerde var olabileceğime inandım. Bugün Türkiye’de kimliğini gizleyerek sanat hayatını sürdürmeye çalışan birçok insan olduğunu biliyorum. Ben ise varoluşumuzu dürüstçe kabul edip yaşadıklarımızı anlatırsak, belki bir gün bizden sonra gelenler için bir şeylerin değişebileceğine inandım. Bu benim için bireysel olduğu kadar politik de bir duruştu.

“Piyasadan uzaklaştırıldım”

Trans bir kadın olarak müzik sektöründe ve genel olarak çalışma hayatında ne tür ayrımcılıklarla karşılaştınız? Sizi en çok etkileyen deneyimler neler oldu?

Ben çalışma alanım gereği ailelerin, bürokratların ve Türk halk müziğini seven insanların gittiği restoranlarda, türkü evlerinde ve bugün daha çok “performans sahnesi” olarak adlandırılan mekânlarda çalıştım. Trans kimliğimin görünür olmasıyla birlikte mobbinge, baskıya, sözlü tacize ve hatta fiziksel tacize maruz kaldım.

Yaşadığım bazı olumsuzlukların trans olduğumun öğrenilmesinden sonra ortaya çıktığını düşünüyorum. Elbette sektörde işini düzgün yapan, sanatçıya ve emeğe saygı duyan insanlar da var. Ancak özellikle gece hayatı ve eğlence sektöründe çalışan bir kadın olarak kendimi birçok kez güvende hissetmediğim durumlarla karşılaştım.

Birçok kez sözlü tacize uğradım. Fiziksel tacize maruz kaldığım bir olay da yaşadım ve korktuğum için uzun süre bunu hiç kimseye anlatamadım. Geceleri sahneden eve dönerken dahi sözlü tacizlerle karşılaşabiliyordum. Bütün bunlar zamanla beni mekân müzisyenliğinden uzaklaştırdı. Daha doğrusu, bir anlamda piyasadan uzaklaştırıldım.

En çok üzüldüğüm olaylardan biri ise çalıştığım bir işyerinden haberim bile olmadan çıkarılmamdı. Yerime başka bir solist getirilmişti. Bana yapılan açıklama ise şuydu: “Konunun senin trans olmanla hiçbir alakası yok, sana saygı duyuyoruz ama ailemiz öğrenirse bizim için problem olur. Kendine başka bir sahne bul.”

Bir yandan bunun kimliğimle ilgisi olmadığını söylüyorlardı, diğer yandan açıkça trans kimliğim nedeniyle benimle çalışamayacaklarını ifade ediyorlardı. Bu, yaşadığım ayrımcılığın ne kadar çelişkili ve iki yüzlü olabildiğini gösteren olaylardan biriydi.

“Daha düşük ücretlerle çalışmaya zorlandım”

Ayrımcılık her zaman açık ve doğrudan yaşanmıyor. Siz daha çok hangi biçimleriyle karşılaşıyorsunuz?

Benim yaşadığım ayrımcılık çoğu zaman doğrudan yüzüme söylenen sözlerden ziyade işimi kaybetmek, daha düşük ücretlere çalışmaya zorlanmak ve yavaş yavaş sektörün dışına itilmek şeklinde gerçekleşti.

Örneğin kadın solistlerin bazı işverenlere, “Neden Beren Begali’yi çıkarıyorsunuz? İzmir piyasasında kadın solist mi kalmadı da trans birini çıkarıyorsunuz?” şeklinde tepki gösterdiklerinin kulağıma geldiği oldu. Bir hafta sonra benim yerime başka bir solistin getirildiğini görebiliyordum.

Kimliğimi artık gizleyemeyeceğim bir noktaya geldiğimde ise benimle çalışmak isteyen bazı mekânlar, işsizliğimden ve çalışma imkânlarımın sınırlı olmasından faydalanmaya başladı. Çok düşük ücretler teklif ediliyordu. Bazen birlikte sahne aldığım müzisyen arkadaşlarımla neredeyse aynı ücreti alıyordum. Hatta kimi zaman “iş yeterince iyi değildi” denilerek yalnızca yol masrafımız karşılanıyordu.

İşsiz kalmamak ve müzisyen arkadaşlarımı mağdur etmemek için zaman zaman onların ücretlerini kendi cebimden karşılamak zorunda kaldığım bile oldu.

Ayrımcılık tam olarak böyle işliyor. Bir insanı her zaman doğrudan kapının önüne koymanız gerekmiyor. Ona daha az seçenek bırakarak, emeğini değersizleştirerek ve ekonomik çaresizliğinden faydalanarak da sistemin dışına itebilirsiniz.

“Kürtçe ve Zazaca müzik yapan bir trans kadınsanız önünüzde daha fazla duvar oluyor”

Bu ayrımcılıkların mesleki üretiminize etkisi nasıl oldu? Sahne alma, iş bulma, görünür olma ya da gelir elde etme süreçlerinde ne gibi engellerle karşılaşıyorsunuz?

Bütün bunların sonucunda hem ekonomik hem de mesleki olarak ciddi şekilde etkilendim. Trans olduğunuz için size iş verilmediğinde eve ekmek götürmeniz, hayatınızı sürdürmeniz ve sanatınızı finanse etmeniz zorlaşıyor. Ama aynı insanlar size sorulduğunda trans olmanızın kendileri için hiçbir sorun olmadığını söyleyebiliyorlar.

Ben Türkiye’de trans kadınların eğlence sektöründe dahi rahat ve güvenli bir şekilde çalışabildiğini düşünmüyorum. Hele benim gibi Kürtçe ve Zazaca müzik yapan, Doğu Anadolu kültürü içerisinde üretmeye çalışan açık kimlikli bir trans kadınsanız, önünüzde çok daha fazla duvar olabiliyor.

Bildiğim kadarıyla Kürt müziği alanında benim dışımda açık kimliğiyle görünür olan başka bir trans kadın sanatçı yok. Bana zaman zaman espriyle karışık “Kürt müziğinin Bülent Ersoy’u” diyenler oldu. Bunu duyduğumda Bülent Ersoy’un da bir zamanlar kendi alanında ne kadar yalnız olduğunu ve çok zor dönemlerden geçtikten sonra hak ettiği yere gelebildiğini düşünüyorum.

Belki ben de bir gün, kimliğimin sanatımın önüne geçirilmediği ve müziğimin hak ettiği özgür günleri yaşayabilirim.

“Sahneye çıktığımda sanatçı olarak görülmek istiyorum”

Son yıllarda hem LGBTİ+’lara hem de translara yönelik artan hedef göstermelerin çalışma yaşamını daha da zorlaştırdığını düşünüyor musunuz? Sizce bu siyasi ve toplumsal iklim gündelik çalışma koşullarınıza nasıl yansıyor?

Kesinlikle düşünüyorum. Özellikle siyasetçilerin kullandığı nefret dili, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ve şiddet vakalarında faillerin cezasız kaldığına dair toplumda oluşan algı gibi sayabileceğim o kadar çok şey var ki… Bütün bunların yalnızca siyasi tartışmalardan ibaret olmadığını düşünüyorum. Kullanılan her ayrımcı dil, bizim gündelik hayatımıza ve çalışma koşullarımıza doğrudan yansıyor.

Yaşadığım bir olayı hiç unutamıyorum. Bir sahne çıkışında, mekândaki bir müşteri trans kimliğim üzerinden bana hakaret etti. Bir noktadan sonra dayanamadım, sahneden indim ve bu kişinin mekândan çıkarılmasını talep ettim. Adam dışarı çıkarıldı. Fakat o sırada mekân sahibinin bana söylediği ilk şey şuydu: “Trans olduğunu bu şekilde öğrenmemeliydik, bize en başından söylemeliydin.”

Yani o an hakarete uğrayan bendim ama kendimi bir anda hesap vermek zorunda bırakılan kişi olarak buldum.

O gece saatlerce mekândan çıkamadım. Garsonlar yanıma gelip, “Abla, istersen biraz daha bekle, dışarı çıkma. Bu adam çok tehlikeli ve silahı var; sana bir şey yapmasından korkuyoruz,” dediler. Polisi aramak istediğimi söyledim fakat mekân sahibi buna kesinlikle izin vermedi. Bana hakaret eden kişinin mekânın devamlı müşterisi olduğunu ve olayı yatıştırdığını söyledi. Sonunda güvenliğim için beni mekânın arka kapısından çıkardılar. O olaydan sonra bir daha ne o işyerinde ne de o işyerinin bulunduğu şehirde çalışabildim.

Bence yaşadığımız toplumsal ve siyasi iklimin çalışma hayatına nasıl yansıdığını anlatan en somut örneklerden biri bu. Bir insan sizi kimliğiniz üzerinden hedef gösterebiliyor, hakaret edebiliyor ve siz can güvenliğinizden endişe ederken bile işinizi kaybeden taraf olabiliyorsunuz. Üstelik yaşadığınız olay yalnızca o geceyle sınırlı kalmıyor; ekonomik hayatınızı, mesleğinizi ve gelecekteki çalışma imkânlarınızı da etkiliyor.

Benim için mesele yalnızca sahneye çıkıp şarkı söyleyebilmek değil. Sahneye çıktığımda sanatçı olarak görülmek, işimi yaptıktan sonra evime güvenli bir şekilde dönebilmek ve kimliğim nedeniyle işimi kaybetmeyeceğimi bilmek istiyorum. Bunlar bir ayrıcalık değil, herkesin sahip olması gereken en temel haklar.

“Ayrıcalık istemiyoruz, güvenli şekilde çalışmak istiyoruz”

Bugün hem işverenlere ve kültür-sanat sektörüne hem de benzer deneyimler yaşayan genç translara ne söylemek istersiniz? Sizce eşit ve güvenli bir çalışma yaşamı için en acil adımlar neler?

Yeni nesil trans sanatçılara verebileceğim en güzel tavsiye şu olur: Biz sanatçılar yaşadığımız olaylardan, hatta bazen gündelik hayatımızda çok küçük gördüğümüz anlardan bile beslenerek üretebiliyoruz. Pozitif ya da negatif diye ayırmaksızın, yaşadığımız her şey bir şekilde üretim sürecimizin parçası hâline gelebiliyor.

Elbette yaşanan acıları romantikleştirmek ya da ayrımcılığı kabullenmek gerektiğini söylemiyorum. Ancak insan bazen değiştiremediği şeylerin altında çok fazla ezilebiliyor. Böyle zamanlarda yaşadıklarımıza bir sanatçının gözünden bakabilmek, hissettiklerimizi bir söze, bir şarkıya, bir melodiye ya da başka bir sanat eserine dönüştürmek insanı bir nebze olsun rahatlatabiliyor.

Ben de kendimi çok boğulmuş ve yıpranmış hissettiğim zamanlarda böyle düşünmeye çalışıyorum. Yaşadığım her şeyin benden yalnızca bir şeyler götürmesine izin vermek yerine, bazen onları üretimimin bir parçasına dönüştürmeye çalışıyorum. Belki bu bakış açısı, benzer zorlukları yaşayan genç trans sanatçılara da bir nebze güç verebilir.

Ama asıl sorumluluk ayrımcılığa maruz kalan insanların omuzlarında olmamalı. İşverenlerin ve kültür-sanat sektörünün yapması gereken çok açık: Bir sanatçıyı kimliğiyle değil, sanatıyla ve emeğiyle değerlendirmek. Biz ayrıcalık istemiyoruz; güvenli bir şekilde çalışabilmek, emeğimizin karşılığını alabilmek ve kimliğimiz yüzünden fırsatlardan mahrum bırakılmamak istiyoruz.

Genç trans sanatçılara ise son olarak şunu söylemek isterim: Yaşadığınız hiçbir şeyin sanatınızı susturmasına izin vermeyin. Bazen hayatın size yüklediği en ağır duygular bile, sizin elinizde çok güçlü bir esere dönüşebilir.


Video Haber İkon  İlgili Video:


Etiketler: insan hakları, kadın, medya, kültür sanat, yaşam, çalışma hayatı, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
İstihdam