20/01/2026 | Yazar: Özde Çakmak

Toplumsal cinsiyet özgürlüğü hareketi, yalnızca hepimizin toplumsal cinsiyet anlayışımızla kolayca yaşayabilmesini ve hiç kimseye bunu bizden alma izninin verilmemesini istiyor.

Judith Butler: Anti-demokratik rejimlerin baskıcı edimleri korkunun “itirafı”dır Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Filozof, Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten? adlı kitabının Korece çevirisinin yayımlanışını kutlamak için Hankyoreh’ye toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler, feminizm, demokrasi ve daha birçok konuya değinen yazılı bir röportaj verdi.

Özde Çakmak, röportajı Kaos GL için Türkçeleştirdi.

Berkeley, University of California’da karşılaştırmalı edebiyat profesörü olan Judith Butler, Hankyoreh’nin okurlarına sıcak bir Yeni Yıl mesajı gönderdi.

“[Okurlara] birbirlerinden güç almalarını, bireyciliğin hamasetine ve bunalımına direnmelerini, yerel ölçekte müşterekler inşa etmelerini ve entelektüel yaşamın, sanat dünyasının ve çokdilliliğin tadını çıkarmalarını tavsiye ederim,” diye yazdı son röportajında.

Butler, 1990 tarihli kitabı Cinsiyet Belası ile toplumsal cinsiyet ve kuir teori alanında yeni bir sayfa açan bir siyaset bilimcidir. O dönemden bu yana, Çözülen Cinsiyet, Excitable Speech, Kırılgan Hayat ve Şiddetsizliğin Gücü gibi kitaplarda karşılıklı bağımlılığı ve “yaşanmaya değer bir hayat”ı sürekli vurgulamaktadır.

Butler genellikle bir toplumsal cinsiyet kuramcısı olarak tanımlansa da, felsefesi radikal demokrasiye ve toplumun hangi mensuplarının yaralanma ve ölümden korunmayıp yas tutulmaya değer görülmedikleri hakkında devam eden sorgulamalara yöneliktir.

Fakat muhafazakâr Hıristiyan kurumları ve siyasi partileri Butler’ın teorisini yanlış okumalarına ve yanlış anlamalarına dayanarak onu toplumsal cinsiyet düzenini bozmaya çalışan bir tahrikçi olmakla itham etmektedirler.

Butler, Trump’ın 2025’te Beyaz Saray’a dönüşünden beri artan fiziksel tehditlerle karşı karşıya. UC Berkeley (Butler’ın işvereni), Trump yönetiminin Birleşik Devletler’de büyük üniversitelerdeki antisemitizm soruşturmasının bir parçası olarak öğrenciler ve öğretim kadrosundan oluşan bir liste teslim etti. Bu durum, UC Berkeley’nin şüpheye yer bırakmayan ilerici eğilimleri ve Kaliforniya’da bulunması – Vali Gavin Newsom’ın Trump karşıtı tavizsiz bir duruş sergilediği bir eyalet – göz önüne alındığında daha da şoke ediciydi.

Butler yılın ilk günlerinde Hankyoreh’ye gönderdiği yanıtta, “durum kendi adına daha da kötüleşirse nereye sığınacağını düşündüğünü” kabul etti; fakat “akademik özgürlüğü elinden geldiğince açıklığa kavuşturmaya ve savunmaya çalışmaya” devam edeceği sözünü verdi.

Trump’ın ideolojik sansürcülüğü ve zorbalığı, Butler’ın 2024 tarihli kitabı Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten?’in başlığının ortaya attığı soruya net bir yanıt veriyor gibi.

Butler’ın kitabı dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde toplumsal cinsiyet karşıtı hareketin uyandırdığı kaygı ve korkuya değiniyor ve neo-faşizmin artan etkisini eleştiriyor. Butler, gerek merhum Papa Francis yönetimindeki sözde ilerici Vatikan gerekse de ABD Başkanı Donald Trump’ın timsali olduğu toplumsal cinsiyet karşıtı harekette yer alan aşırı muhafazakârlar tarafından ileri sürülen argümanları birer birer çürütüyor.

Vatikan “toplumsal cinsiyet”i hem medeniyete hem de “insanoğlu”na (“oğul”a dikkat) tehdit sayarken, Trump “toplumsal cinsiyet” düşmanlığını dile getirerek onun normatif aile, heteroseksüel evlilik ve hatta ulusal güvenliğe saldırı olduğunu ilan etti. Butler, bu toplumsal cinsiyet korkusunu hayal mahsulü şeklinde tanımlıyor.

Butler ile yapılan bu yazılı röportaj, Kore Üniversitesi İngiliz edebiyatı profesörü Yoon Joe-won tarafından çevrilen ve Munhak Dongne tarafından yayımlanan Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten?’in Korece baskısının çevirisiyle aynı zamana rastlayacak şekilde ayarlanmıştır.

Butler röportaj boyunca birçok kez, “Nispeten ayrıcalıklı biriyim” diye yazarken, “ABD’de en çok zarar görme riski altındakiler[in] göçmenler, uluslararası vizeleri olan öğrenciler ve sağlık hizmetleri ile uygun fiyatlı eğitim fırsatları dahil olmak üzere sosyal yardımların kaybından mustarip olanlar” olduğunu vurguladı.

Geçen yıl tanık olduğumuz sınır dışı etmeler dehşet vericiydi,” dedi Butler.

Aşağıda Butler ile röportajımız yer alıyor. Bu yazının Korece versiyonu için Butler’ın yanıtlarını, Kore Üniversitesi İngiliz edebiyatı profesörü ve Butler’ın son kitabının çevirmeni Yoon Joe-won çevirdi.

Hankyoreh: Son zamanlardaki siyasi değişimlerin kişisel ve profesyonel anlamda sizi nasıl etkilediğinden bahsedebilir misiniz? Entelektüel, tarihsel ve siyasi bir krize dönüşmüş gibi görünen bu durumu nasıl yönetiyorsunuz?

Butler: Öncelikle ilginiz ve güzel dilekleriniz için teşekkür etmeme izin verin. Ama ben nispeten ayrıcalıklı biriyim; ABD’de en çok zarar görme riski altındakiler göçmenler, uluslararası vizeleri olan öğrenciler ve sağlık hizmetleri ile uygun fiyatlı eğitim fırsatları dahil olmak üzere sosyal yardımların kaybından mustarip olanlar. Geçen yıl tanık olduğumuz sınır dışı etmeler dehşet vericiydi, bunlar gibi otoriteryen zalimlik sahneleri göreceğimizi tahmin etmemiştik. Yürütme organı ve onun arkasından gitmeyi tercih eden seçilmişlerin başlattığı demokratik kurumlara saldırı, ABD’de, demokrasimizin hiçbir zaman ideal olmadığını bilen, demokrasiyi aslî bir şekilde kavramak için çok daha fazla ilerleme kaydetmemiz gerektiğini bilen sol cenahtakileri dahi büsbütün şoke etti ve akıllarını karıştırdı. Görevlerinden biri de eğitime destek vermek olan federal hükümet üniversitelere şantaj yaptı. İsrail devletinin Yahudi halkını ya da onun en yüce değerlerini temsil etmediğinde ısrar eden benim gibi Yahudiler arasında bile, İsrail Devletini eleştiren konuşmaları sansürlemek için “antisemitizm” iddiaları kullanıldı. Bazı programların fonu kesildiğinden ve bazı eyaletler o sözcüğün eğitsel bağlamda kullanılmasını imkânsız hale getirdiğinden akademide toplumsal cinsiyet çalışmaları zor bir zaman geçirdi. Trans ve toplumsal cinsiyeti normatif olmayan gençler için doğrulayıcı sağlık hizmetlerine getirilen yasak ürkütücü ve zararlıydı, tıpkı her yaştan transa yönelik birçok yasal hakkın ortadan kaldırılması gibi.

Kendi adıma durum daha da kötüleşirse nereye sığınacağımı düşündüm. Ama gerçek şu ki benim elimde böyle bir B Planı varken çok daha güvencesiz durumdakiler aynı ekonomik özgürlüğe sahip değil. Benim aktivizmim esas olarak akademi dünyasında mevkiilerini kaybedenleri ya da sansüre uğrayanları desteklemekten ve sınır dışı etmelere karşı çıkarak hükümet tarafından hedef alınan kişilere sığınak sağlayan o örgütlere destek vermekten ibaretti.  Jewish Voice for Peace’de faal kalmayı sürdürüyorum ve akademik özgürlüğü elimden geldiğince açıklığa kavuşturmaya ve savunmaya çalışıyorum. UC Berkeley’nin eylemleri talihsizdi ama “Yahudi aleyhtarı” olduğumuzu söylemediler, sadece adlarımızın antisemitizmle ilgili dosyalarda yer aldığı söylendi. Dosyaları görmemize izin verilmedi, bu yüzden hangi iddiaları – eğer varsa – içerdikleri belli değil.

Hankyoreh: Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten?’in toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin küresel çapta yayıldığı bir dönemde çıkması bilhassa güncelliğini koruduğunu hissettiriyor. Yine de bu gerici hareketlere tepki verme çabasının, diğer türlü yeni siyasal tasavvurlar ifade etmeye harcanabilecek enerjinizi tüketebileceğinden endişe duyuyorum. Güçlü tepkilere karşılık vermek ile demokratik yeni yaşam biçimlerini tahayyül etmeyi ve geliştirmeyi sürdürmek arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Butler: Bu düşünceli soru için bir kez daha teşekkür ederim. Kanımca bu dönemde ilgili entelektüellerin hem eleştiri hem tahayyül sunmaları önemli. Gitgide etki kazanırken, toplumsal cinsiyet karşıtı ideolojiyi izlemeli ve anlamalıyız fakat aynı zamanda insan karmaşıklığını doğrulayan bir dünya tasavvuru da sağlamamız gerek. Toplumsal cinsiyetin ikili olmasında ısrar ettiğimizde insan hayatının canlı karmaşıklığına, hayvan hayatı biçimlerinde de yansıtılan bir inşa dayatıyoruz. Aslında, Trump, sözgelimi toplumsal cinsiyetin ikili cinsiyetle uyumlu olması gerektiğini iddia ettiğinde bu uyumun kendiliğinden gerçekleşmediğini, dayatılması ve zorla uygulanması gerektiğini açıkça kabul etmiş oluyor. Ayrıca ikinci dalga feminizmi tekrar ederek toplumsal cinsiyet ile cinsiyetin aynı olmayabileceğini kabul ediyor. İntersekslerin ya da yaşanmış gerçeklikleri doğuşta atanan cinsiyetle uyuşmayanların doğrulanmaları gerekiyor, ki bu da toplumsal cinsiyetin sıkı ve birbirini dışlayan bir ikili karşıtlıktan ziyade bir spektrum ya da mozaik olduğu anlamına gelir. Tabii, çoğu kişi atanmış cinsiyetlerinin doğal olduğunu hissetmek eder fakat belki doğaya dair genişletilmiş ve gözden geçirilmiş bir fikir gelişim biyolojisinin bir süredir doğrulamakta olduğu dinamik karşılıklı etkileşimi ve gelişimsel karmaşıklığı görmemizi sağlar. Doğanın belirleyici niteliği sayılan genlerimiz bile bedenlerimiz epigenetik ya da kültürel gerçekliklerle temasa geçinceye dek etkinleşmiyor. Biz her zaman ikisi arasında bir karşılıklı etkileşim olarak ortaya çıkarak cinsiyetin doğal, toplumsal cinsiyetin ise ikincil gerçeklik olduğunu kesin bir şekilde iddia eden doğa ile kültür arasındaki sıkı ayrımı bozarız. “Doğal” olan, ikisi arasındaki karşılıklı etkileşim, dinamik bir etkileşimdir.

Bu dinamik etkileşim fikri, iklim tahribatının insan kökenlerini, insanların bir tahakküm ve özütleme (extraction) alanı saymak amacıyla kendilerini doğadan uzaklaştırma biçimlerini anlamamızı da şekillendirdi. Yerle bir ettiğimiz ekolojik sistemlere bağlıyız ve o sistemlerin bir parçasıyız. Yaşam ağının içerisindeki insanı merkezsizleştirmek tevazu, telafi ve hayat olumlamasıyla nitelendirilen bir etik biçiminin temelini atacak.

Hankyoreh: Çağdaş toplumsal cinsiyet karşıtı hareket, mesnetsiz iddialar ve tutarsız argümanları sık sık devreye sokan daha kapsamlı bir entelektüalizm karşıtlığının dirilmesiyle yakından ilişkili. Buna rağmen siz bu tür iddiaları bütünüyle ciddiye almamazlık etmiyor, bunun yerine kesintisiz bir kuramsal şaşmazlıkla yanıt veriyorsunuz. Nedenini açıklayabilir misiniz?

Butler: Karşı taraf mantığa kulak veremediği ya da farklı bir rasyonaliteye göre hareket ettiği ve düşündüğü için mantıktan vazgeçmek tuhaf, hatta ölümcül olurdu. Eğer başkaları bir kişinin öne sürdüğü argümanlara açık değilse, dinleme olasılığına kapalı oldukları anlamına gelir bu. Ya da argümanlarımızın duyulmasını sağlayacak dili veya kültürel çeviri biçimini bulamamışız demektir. Argümanlar muhtelif yollarla şekillenirler ve bir iletişim aracına, hem de ikna edici güçleri olan bir mecraya muhtaçtırlar. Tartışmayı başlatan bazen bir “mim”dir, bazen de bir kısa hikâye ya da fotoğraf. Toplumsal cinsiyet karşıtı harekete yöneltmek istediğimiz sorulardan biri “Nasıl bir dünyada yaşamak istersiniz?” ise argümanlarımızın o dünyadan örnekler olması gerekir. Bir başka deyişle, gerçekleştirmek istediğimiz dünyayı hangi mecrayla çalışıyorsak – bu ister dil, imge ister şarkı ya da dans olsun – onunla canlandırmaya başlamak zorundayız. Bana göre, estetik alan soyut ilkelerin duyumsal gerçekliklere ya da arzu nesnelerine dönüşmesi için elzemdir. Filozofların uğraşısı irfan sevgisidir (philo sophia), bilgelik ya da doğru saydıklarını belirtmekle kalmazlar, yalnızca bir argüman da sağlamazlar, argümanlarını bir hakikat arzusu uyandıracak şekillerde sunarlar. Bizler gibi demokrasiyi muhafaza etme, entelektüel sorgulamayı açmanın çaresini arayanlar, etik dayanağı olarak ekolojik karşılıklı bağımlılığı tasdik etme arayışındakiler ve sınır dışı etmelere, ırkçılığa ve toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlere karşı çıkanlar için radikal demokrasi gibi ideallerin neden cazip olduğunu göstermek zorundayız. Bunun için hayal gücünün, onun muhtelif türlerinin ve arzu uyandırma güçlerinin işlemesine ihtiyacımız var. Eğer demokrasi istediğimiz bir şeyse ve demokratik biçimler yaşamak istediğimiz dünyayı tarif ediyorsa, o “isteği” nasıl anlaşılır ve merak uyandırıcı kılabiliriz?

Hankyoreh: Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten?’in katalizörlerinden birinin, 2017’de sizi temsil eden bir kuklanın kamusal alanda yakıldığı ve partneriniz Profesör Wendy Brown ile fiziksel şiddet içeren tehditler aldığınız Brezilya gezisinin etrafındaki olaylar olduğunu belirttiniz. Şiddetle burun buruna gelmenize rağmen alenen konuşmaya devam ettiniz. Diretmenizi sağlayan şey nedir?

Butler: Zulüm vakalarını atlatmak için gereken güç, destek ve teşviği esirgemeyen toplumsal ve entelektüel hareketlerin bir parçası olmaktan geliyor. Kişi kendi içinde belli bir dayanak da bulmalı. Fakat kendi adıma, benlik halihazırda oldukça kalabalık bir yer, düşünceleri benimkilere karışan dostlar ve müttefikler bulduğum bir yer. Ben uçağa binip gidebiliyordum, peki ya favelalarda yaşayıp sosyalizmleri ya da lezbiyenlikleri nedeniyle yahut Siyah siyasetine katıldıkları için oraya gitmemden kısa bir süre sonra katledilen Rio’daki Marielle Franco gibiler? Diğer yandan, ben her ne kadar ayrıcalıklı biri olsam da, evet, ayrıcalıklıların demokrasiye inancı dahi otoriteryen baskı ve zulmün gaddarlığıyla sarsıldı.

Hankyoreh: Aralık 2024’te, Kore ziyaretiniz sırasında eski Başkan Yoon Suk-yeol’un kendi kendine darbe girişiminden söz ederken, bu teşebbüsün Yoon Suk-yeol’un bizatihi yaptığının “dolaylı itirafın şahı” olarak yorumlanabileceğini öne sürdünüz. Bu “itiraf” kavramını biraz açıklayabilir misiniz?

Butler: Bana kalırsa bazı siyasal suçlama biçimlerinde hem yerinden etme hem de yansıtma var. Bir grup diğerini ülkeyi yıkıma uğratmakla itham ediyor, oysa o yıkımı gerçekleştiren kendisi, özellikle de suçlulaştırma şeklini aldığında. Etnik milliyetçilik böyle işliyor, kimlerin ulusa ait olup olmadığını, kimlerin her hakka sahip olmaları gerektiğini ve kimlerin değiştirilmiş hakları olduğunu belirleyerek. Bu bir çeşit yabancı düşmanlığı ya da ırkçılıktır ve gittikçe askerileştirilen eyalet sınırlarına, toplama kamplarına ve uluslararası hukukun yetkilendirmesiyle yalnızca iltica başvurusunda bulunanların suçlu haline getirilmesine yol açabilir. Filistin’de, İsrail devleti ve ordusu genellikle bütün Filistinlilerin İsrailli Yahudilerin tümünün ölmesini istediklerini iddia ederek tam da yaşamlarının altyapısını hedef alıp Filistinlilere yönelik soykırımcı bir saldırıyı “meşrulaştırırlar.” Filistinlileri kendilerinin yaptıklarını ve hissettiklerini yapıp hissetmekle suçlarlar, böylelikle kendi edimlerini işledikleri soykırımı inkâr etmek amacıyla dışa vururlar. İsrail devleti bunun “soykırım” değil de “meşru müdafaa” olduğunu söylerse, esasında “meşru müdafaa” adı altında soykırım işlenebileceğini söylüyordur. Ve bu da meşru müdafaanın evrensel bir hak olmadığı anlamına gelir, çünkü Filistinlilerin meşru müdafaa hakkı inkâr edilmekle kalmaz, askerî yöntemlerle bilfiil yok edilir. Bu durumda itham soykırımın ahlaki gerekçesi görevi görür. “Hepimizi öldürecekler” (hayalî bir senaryo), masum çocuklar dahil mümkün olduğunca çok kişiyi öldürmenin dayanağına dönüşür. Lezbiyenlerin ve geylerin Katolik Kilisesi tarafından pedofiliyle itham edilmesi de bana dışa vurma ve yansıtmayla ifade edildiğini düşündüğümüz türden bir “itiraf” gibi geliyor. Uyguladığı cinsel istismarı tamamıyla ne kabul ne de telafi eden bir kurumun kendi işlediği suçun kanıtını, tanımlayıcı değerleri (ethos) olarak ekseriyetle şiddetsizliği ve bir bakım etiğini benimseyen bu insan grubunda nasıl bulduğunu anlayabilmek için siyasal alan içerisinde psikanalitik bir bakış açısı gerekir.

Hankyoreh: Sizce kendilerini “ilerici” olarak tanımlayan ya da tarihsel açıdan demokrasi ve toplumsal adalet hareketleriyle ilişkilendirilen insanlar, mevzu toplumsal cinsiyet ve cinselliğe geldiğinde, neden sıklıkla otoritaryen ve muhafazakâr güçlerin duruşlarına tıpatıp benzeyen ve zaman zaman da abartan argümanları yeniden üretiyorlar?

Butler: Belli ki fetüsün canlı bir kişi olduğuna inananlar kürtaj uygulamasına büyük düşmanlık besliyorlar. Fakat hükümetlerin kürtaja karşı çıkmak için başka sebepleri var, zira onlar ülkenin – ve özellikle milliyetçiliğin – ülkenin namusunu yerli yerinde tutan bir minvalde heteroseksüel evliliğe ve “halk”ın üremesine dayanan aileye bel bağladığını biliyorlar. Gebelik üzerindeki devlet denetimi, ulusun patriyarkal tarzda üremesinin sağlama alındığından emin olmanın bir yolu. Devlet denetiminin kendisi paternalisttir, dolayısıyla patriyarkaya hizmet eder; üreme özgürlüğü meselelerinde kadınların özerkliğinin suç haline getirilmesi de bu kuralın formalitesi niteliğini taşır. Kürtaj hakkında tartışılması gereken meşru ahlaki argümanlar olduğunu kabul ediyorum, fakat bu ahlaki argümanların bazıları kilise ile devlet tarafından üremeyi denetleme çabalarını maskeliyor. ABD Temyiz Mahkemesi kürtajı yasallaştıran kendi eski kararı Roe/Wade kararını bozduğunda, kadınların ve gebe kişilerin üreme özgürlüklerini kısıtlamada mücbir bir devlet çıkarı olduğunu öne sürdü. Bu “devlet çıkarı” tam olarak nedir? Güney Kore ile aynı soruyu sorabiliriz. Devlet kiliseyle birleşti de artık devlet politikası kilise doktriniyle mi yönetiliyor? Karar alma sürecinden dışlananlar sadece gebelik geçirenler, doğum sancısı yaşayanlar ve çocuk bakanlar mı? Kürtaj, üreme adaletini oluşturan – sağlık hizmetlerine erişim dahil – bir sürü sorundan yalnızca bir tanesidir. Yoksul kadınların ya da yoksul trans erkeklerin aksine, zengin kadınlar kürtaj yaptırmak için özel kliniklere başvurabiliyorlarsa, bu tür yasaklarla hangi sosyal eşitsizlik ağırlaştırılmaktadır? Bu tür kararlardan doğrudan etkilenenleri dahil eden özgürlük ve adaletin ışığında özerkliği yeniden düşünmeliyiz. Aksi takdirde, paternalizm bir yönetişim şekline, patriyarka ise iktidar biçimine dönüşür.

Hankyoreh: Toplumsal cinsiyet etrafındaki söylemlerin sıklıkla bu denli yoğun ve hatta hiddetli duygulanım tepkilerini körüklemesinin nedeni nedir? Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten?’in Korece çevirmeni Profesör Yoon Joe-won’un yazdığı çevirmenin sonsözünde öne sürdüğü gibi, belki bu, cinsel varlıklar – bedenlerimize hiçbir zaman tam anlamıyla söz geçiremeyen ve arzularına hâkim olamayan varlıklar – olarak kendi kırılganlığımıza dair duyduğumuz bilinçdışı korkuyla bağlantılıdır. Siz olsanız, toplumsal cinsiyet karşıtı düşmanlığın, kısmen de olsa, bedenleşmiş cinsel yaşamın dizginlenemeyen ve bilinmeyen boyutlarından duyulan korkudan doğduğunu söyler miydiniz?

Butler: Evet, Yoon Joe-won’un neler söylediğini daha fazla duymak isterdim. Bence toplumsal cinsiyete karşı çıkanlar, kendilerini bildi bileli iyi kötü birlikte konforlu bir şekilde yaşadıkları toplumsal cinsiyet hissinden vazgeçmelerinin isteneceğini hayal ediyorlar. Oysa hiç kimse toplumsal cinsiyet algınızı elinizden almıyor ya da sizden onu değiştirmenizi istemiyor. Toplumsal cinsiyet özgürlüğü hareketi, yalnızca hepimizin toplumsal cinsiyet anlayışımızla kolayca yaşayabilmesini ve hiç kimseye bunu bizden alma izninin verilmemesini istiyor. Bu meselede hemfikir olabilirsek, toplumsal cinsiyetin hiç kimsenin kimliğine yönelik bir tehdit teşkil etmediğini, çok sayıda kişinin halihazırda katlandığı tehditleri uzaklaştırmanın bir yolu olduğunu görebilirdik. Bilakis, eşitliği tasvip ettiğimizden ya da insanların toplumsal cinsiyetlerini taciz ve kriminalizasyondan muaf bir şekilde dışa vurabilmeleri ve yaşayabilmeleri gerektiğine inandığımızdan toplumsal cinsiyeti onaylardık. Yoon Joe-won, bizlere görülmesi en zor olan şeyin eşitsizlik hâli olduğunu söylüyor. Şöyle yazıyor: “Feminizm karşıtlığının en aleni belirtilerinden biri, mevcut eşitsizliklerin inkâr edilmesidir. Böyle bir inkârın daima kendi hedefine ihanet etmesi bundandır. Günümüzde Kore’deki eşsiz neoliberal durumun sembolüdür bu. Sözgelimi, ABD neoliberalizmi yapısal sorunlardan bihaber bir kapitalist özne olarak kadınların bireysel güçlendirilmesini vurgulamak için feminizmi konuşlandırma eğilimi gösterirse, bizim toplumumuzda feminizmi hepten reddeden bir neoliberal politika birçok kadının içinde yaşadığımız sistemik eşitsizliği unutmasını imkânsız kılar” (“Impossible Feminism in the Era of Backlash”).

Hankyoreh: Zohran Kwame Mamdani’nin New York’ta belediye başkanı seçilmesi, toplumsal cinsiyet karşıtı güçler için ne anlama geliyor sizce?

 Butler: Mamdani’nin yapıcı bir etkisi var, bir umut sembolü. Hep beraber nefretten azade bir dünya yaratmamızı istiyor bizden.

Hankyoreh: Araştırmanız sırasında size bilhassa önemli ya da sarsıcı gelen belli hususlar, ağlar ya da politik stratejiler var mıydı? Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin küresel boyutunu ve koordinasyonunu anlamanızı en çok şekillendiren keşifler hangileriydi?  

Butler: Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin hem geliştiği hem de esas itibarıyla görmezden gelindiği yerleri öğrenmek beni şaşırttı. İlerici değerleriyle gurur duyan Avrupa’nın, trans karşıtı feminist hareketlerle (bir kavram kargaşası) sağcı milliyetçi, patriyarkal hareketleri ilişkilendirerek bu mevzuda en gerici siyasi görüşler arasında yer aldığını gördüm. Konfüçyüsçülük ile Japonya’daki toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin kesişimini, toplumsal cinsiyet hakkındaki çelişkili fikirleri öğrenmek ilgimi çekti: bu bir radikal özgürlük doktrini! Bir totaliterlik doktrini bu! Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketleri destekleyenlerin, bu hareketlerin çelişkili boyutlarını nasıl anlamlandırdıklarını sormak zorunda kaldım kendime.

Hankyoreh: Excitable Speech’de (1997), kritik bir alternatif olarak karşı-sözün (counter-speech) siyasi ve bağıntısal önemini vurguladınız. Rencide edici sözlerin dijital çoğaltma, koordine saldırı kampanyaları ve aşırı sağın duygusal seferberlikleriyle dolaşıma girdiği güncel bağlam ışığında, devlet müdahalesi ile karşı-söz arasındaki ilişkiye dair görüşlerinizin değişip değişmediğini merak ediyorum. Şimdi bu dijital açıdan hızlandırılmış iletişim ortamında nefret söylemine nasıl karşılık vermeyi düşünürsünüz?

Butler: Güzel bir soru daha. Açıkçası, Excitable Speech’de, dijital ortamı – zarar vermeye uğraşanların anonimliğini koruyan doxing ve taciz teknikleri dahil – düşünemedim. Karşı-sözün elimizdeki en iyi seçenek olduğunu düşünmeye devam ediyorum fakat bunun sebebi devletin yapacağından korktuğum şeyi aslında yapmış olması. Örneğin, ABD’de, tacize karşı korunmak için oluşturduğumuz yasalar şimdi ırksal ve toplumsal cinsiyet azınlıkları aleyhinde kullanılıyor. Sözleriyle onları yaralayanların ya da bilfiil yaralamaya çalışanların sözlerini korumak için kullanılıyorlar. Trump ve müttefiklerine göre şimdi ayrımcılığa karşı korunmaya en çok muhtaç olanlar beyaz erkekler, beyaz Güney Afrikalılar ve Hıristiyanlar. “Nazi” olanlar feminist ya da “Nazi” oldukları söylenenler Filistinliler, ki bu da ülkeyi istenmeyen akınlara karşı savunarak toplumsal cinsiyet ve Filistin’e karşı acil bir direniş ruhuyla savaş yürütüldüğü anlamına geliyor. Bu göçmen karşıtı politika ve sınır dışı etme tasarılarıyla açıkça bağlantılı. Devletin nefret söylemini düzenlemesi isteniyorsa, devletin nefretin en güçlü sözcülerinden olmaması sağlanmalı.

Hankyoreh: Okurların birçoğu Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten?’in önceki çalışmalarınızın bazılarından daha erişilebilir bir dille yazıldığını belirttiler. Bu bilinçli bir retorik strateji miydi?

Butler: Çalışmalarıma itibar etmek istemeyenler ne söylersem söyleyeyim bunu yapacaklardır. Ulaşmak istediğim okur kitlesi neye inanacaklarını kestiremeyenlerdi. Bilgi almak için internete ya da yerel bir gazeteye başvuruyorlar ama yanlış bilgiler ediniyor veya hayatlarında vazgeçilmez ve değerli olan bir şeyin “toplumsal cinsiyet” denen bir şey tarafından tehdit edildiğine inanabilirler. Neye inanacaklarını bilmeyen ve toplumsal cinsiyet karşıtı propagandayla endişeleri artan insanlarla konuşmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Hankyoreh: Bu kitabı “[size] hâlâ ders veren gençlere” ithaf etmeniz beni çok duygulandırdı. Gençlerin yeni mekânlar açan ifadeler icat etme, başka şekilde nefes alınabilecek bir dil bulma biçimlerinden sık sık hayranlıkla söz ediyorsunuz.

Butler: Alanı layıkıyla temsil edebilmek için toplumsal cinsiyet çalışmalarındaki bazı daha yeni akımları incelemem gerekti. Pek çok gencin peşinden koşmaya mecbur bırakıldığı dilde ve yaşamdaki deneyleri takdir ediyorum. Nasıl yaşanacağını soruyorlar, birlikte nasıl yaşamalı ve ne tür bir dünya yaratmalı. Kötümserliğin birçok genç toplulukta had safhada olduğunu biliyorum, dolayısıyla bu daha deneysel akımı ilgi ve merakla karşıladım. Onu temel değerlere dair bir sorgulama, miras aldıkları dünya hakkında bir dizi soru, telafi ve adalet meramında hâlen neler yapılabileceği şeklinde yorumluyorum.

Hankyoreh: Koruma retoriği gençlerin kim olduklarını düşünme, öğrenme ve araştırma yeterliklerini kısıtlamayı meşrulaştırmak için seferber edildiğinde – politik, etik ve pedagojik açıdan – tehlikede olan nedir?

Butler: Bir kimliğin ne zaman “tam gelişmiş” olduğunu bildiğimden emin değilim! Neredeyse 70 yaşındayım, kişiliğimin bazı boyutları zaman içinde aşağı yukarı aynı olsa da, diğer boyutlarım hâlâ değişime açık. Toplumsal cinsiyet ve cinselliği düşündüğümüzde, çoğu insan benimsedikleri kategorilerden ziyade anlattıkları hikâyeler aracılığıyla en iyi şekilde tanımlanır. Biri “Ben X’im” diyebilir, ama bu böyle bir laf sarf eden kişi için bunun ne anlama geldiği bilinmeden pek bir şey ifade etmez. Galiba toplumsal cinsiyet ve cinsellik mevzubahis olduğunda çoğu kişi hâlâ kendi yolunu bulmaya çalışıyor. Birileri gey ve lezbiyen cinselliğinin hep yanlış, doğaya aykırı ve hatta günah olduğunu düşünmüş olabilir, fakat daha sonra öğrenme ve deneyim yoluyla, geylerin ve lezbiyenlerin eşit insanlığını doğrularlar. Değişmişlerdir. Belki değişen şey kimlikleri değil, zarar verme algılarıdır. LGBTQIA+ dünyaları ve yaşamları bilmenin gençlere zarar vereceğini söyleyenler, zarar gerçekleşmeden önlemek istiyorlar. Ancak gençleri kendi dünyalarına ait bir bilgiden mahrum bırakmak onlara zarar vermektir. Bilgiden mahrum kalmak bir zarardır ve nihayetinde, gençlerin yaşadıkları dünyayı daha az bilmelerine ve yargılayabilmelerine neden olur. İnsanlara kitaplar ve filmler – rahatsız edici ve zorlayıcı olanlar dahi – aracılığıyla rehberlik edebilmeliyiz ki orada temsil edilen değerleri ayrıştırmayı ve kendi fikirlerini oluşturmayı öğrenebilsinler. Bunun dışında her şey, bir eğitimcinin görevini üstlenme başarısızlığıdır.

Hankyoreh: Bugün toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler ile toplumsal cinsiyet söyleminin stratejik temellükü genellikle karşılıklı olarak birbirlerini güçlendiren şekillerde işliyorlar. Yirmi yıldan uzun bir süre sonra şimdi, toplumsal cinsiyet karşıtı retorikle bir ahlaki mazeret yaratma aracı olarak toplumsal cinsiyetin temellükünün bu süregelen yan yanalığını nasıl anlıyorsunuz?

Butler: Bugünlerde iki ayrı sorunumuz varmış gibime geliyor. “Feminizm” trans haklarına karşı çıkmak ya da hem trans haklarına hem de feminist haklara ve özgürlüklere karşı çıkan sağcı hareketlere katılmak için bir mazeret olabilir. Mantığa aykırı bu, ama bazıları kadınları feminizme karşı savunduklarına ya da feminizmi translara karşı savunduklarına inanıyorlar. Bu fikirlere nasıl varıyorlar? Ve herhangi birimiz sabırla her azınlığın haklarının önem açısından her çoğunluğa eşit sayıldığı alternatif bir tasavvur sunuyor mu? İkinci sorun, “ayrımcılıkla mücadele”nin, yukarıda belirtildiği gibi, artık gerici sağın bir aracına dönüşmesi. Ezen, şimdi ezilmeme hakkını savunuyor, ki bu kimsenin ezilmediği bir dünya arayışındakiler üzerinde ve aleyhinde ezme haklarını korumak ve uygulamak istedikleri anlamına geliyor. Sözcük dağarcığındaki karışıklık o denli yaygın ki meşru müdafaa adına soykırım gerçekleştirilebiliyor ya da kadınları savunmak adına kadınlar patolojik hale getirilebiliyor. İnsanlar hem yasal statülerini hem de sağlık hizmetlerine erişimlerini kaybediyorlar; baskıcı otoriteryenizm şimdi de ulusal bir zorunluluk olarak ayrımcılığı yasalaştırmak için “ayrımcılıkla mücadele”yi silah olarak kullanıyor.

Hankyoreh: Jürgen Habermas Gazze’de devam eden savaşta İsrail’in “misillemesini” “prensip olarak mazur” gördüğünü savunduğunda Alman entelektüellerin birçoğu onun duruşuna arka çıktılar. Buna karşın, Nancy Fraser bu görüşe karşı çıkan bir bildiriye imza attı ve akabinde Almanya’daki üniversite konferansı davetleri geri çekildi. Siz bu olaylara nasıl tepki verdiniz?

Butler: Nancy Fraser’ı destekledim, ahlaki ilke uğruna kariyer sevdasını bir yana koyan herkesin cesaretini takdir ediyorum.

Hankyoreh: Bazıları “feminizm” ifadesinin tarihsel olarak beyaz-merkezli, Batılı ve sömürgeci normlarla şekillendirildiğini iddia ediyor ve bu yüzden tamamıyla feminizmin ötesinde hareket eden yeni bir politik sözcük dağarcığı talep ediyorlar. Bu tartışmaya dair görüşünüz nedir?

Butler: Trans karşıtı bir feminizmden söz etmek mantığa aykırı. Feminizm toplumsal cinsiyete dayanan ayrımcılığa karşıdır. Trans karşıtları bu ayrımcılığı yapıyorlar. Adına layık olan her feminizm trans olumlayıcı olacaktır. Her iki grup da sağcıların hedefinde olduğundan çok çeşitli güvencesiz azınlıkları hedef alan sağcı işletmecilerle uzlaşmaktansa aramızda bir koalisyon üretmek daha önemli.

Hankyoreh: Çalışmalarınızı öncelikle toplumsal cinsiyet teorisi değil, yaşanabilirlik ve yas tutulabilirliğin ayrışık dağılımının sürekli bir eleştirisini dile getiren bir siyaset felsefesi şeklinde anlamak uygun olur mu?

Butler: Evet, çalışmalarımın bu şekilde tanımlanmasının benim açımdan bir sakıncası yok. Cinsiyet Belası bile yaşanabilir bir hayat sorusuyla ilgiliydi. Yas tutmanın kendisi yeterli bir politika değildir ama faydalı her siyasi harekete önemli bir şey katar: kederin kabulü. Güvencesiz hayatlar yaralanma ve ölümden korunmayanlardır ve bu minvalde gözden çıkarılabilir oldukları düşünülür. Bu da yası tutulabilir varlıklar olarak statülerinin kabul görmediği anlamına gelir: hayatlarını kaybetmeleri kayıp sayılmaz. Yaşamak istediğimiz dünya her hayatın yas tutulabilir olduğu, insan hayatlarının hayvan hayatlarıyla ve canlı oluşlarla temas kuracağı bir dünya olmalı. Hayatın bağımsızlığı işte burada devreye giriyor.

Hankyoreh: Göç, kürtaj ve toplumsal cinsiyet tartışmaları çoğu zaman kuruntularla hareketleniyor; toplumsal cinsiyet karşıtı hareketin merkezinde de evlenme, aile kurma ve devlet tarafından bu şekilde kabul edilme hakkının kimlerde olması gerektiğine dair mücadele var. Vaziyet buysa, devletin aile kurmanın muhtelif biçimlerini tanımasının genişletilmesi bu çatışmalardan birkaçını azaltabilir mi?

Butler: Elbette, devletin bir dizi aile oluşumunu tanımasının genişletilmesi iyi olurdu, ancak böyle bir hareket şüphesiz gerici bir tepki de yaratırdı. Ailenin yalnızca tek biçimli olduğuna inananlar belki de meseleyi antropolojik açıdan değerlendirmeli. Zira, ne de olsa özgül bir akrabalık örgütlenmesi olan aileyi oluşturan şey kültür ve tarih boyunca değişiklik gösterdi. Şimdi birçok aile boşanma, ayrılık ya da bir ebeveynin ölümünün ardından kaynaşıyor; bu yeni oluşumlar değer ve haysiyet bakımından başka bir biçime eşitlerdir. Çocukların çok sevilmeleri, dünyalarını anlamaları, paylaşımcı bir mizaçla ve dünyanın nasıl olmasını istediklerine dair yargıda bulunabilmeleri için yaşadıkları dünyayı anlayacakları bir yolla büyümeleri ve o dünyayı inşa etmek için önemli addettikleri faaliyetler neyse onlarla iştigal etmeleri gerekir. Bu, çocuğun özerkliğine saygı duymak anlamına gelir; fakat aynı zamanda ona destekleyici bir altyapı sağlamaktır. Bir aile oluşumu patolojik hale getirildiğinde ya da ayıplandığında, o ailedeki çocuk kendi ailesini küçük görme ve değersizleştirme gayretine karşı mücadele etmek zorunda kalır. Hiçbir çocuk bunu yapmak zorunda kalmamalı! Farklı aile oluşumlarının yasal kabulü iyi olsa da, bu yeterli değil. Dinî, tıbbi ve eğitim kurumlarının çocukların çeşitli şekillerde dünyaya getirildiklerini ve şefkatli ortamlarda yetiştirildiklerini tanımalarını sağlayacak şekilde değiştirilmeleri de aynı derecede önemli.

Hankyoreh: Güney Kore’nin tarihsel bağlamında, komünizm aleyhtarlığı güçlü bir siyasal dışlanma aracı görevi gördü: “bbalgaengi” (“kızıllar”) şeklinde yaftalananlar nefret, gözetim ve ötekileştirmeye maruz kaldılar. Bugün, “toplumsal cinsiyet” yaftası aracılığıyla benzer bir mantığın kullanıldığını görüyoruz. Komünizm Soğuk Savaş boyunca yıkıcı ve tümleyici bir siyasal heyula işlevi gördüyse, şimdi “toplumsal cinsiyet” de dünya genelinde çağdaş gerici hareketler içerisinde mukayese edilebilir yerdeymiş gibi geliyor bana. Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten?’de, “Faşizm tutkuları adlandırır, otoriteryanizm ise tamamlanmış olmasa bile, yeni yeni ortaya çıkan siyasal gerçeklikleri,” diye yazdınız. Bu bakımdan, Güney Kore’deki mevcut durumun ve başka yerlerdeki benzer dinamiklerin gelişmekte olan ya da hortlayan bir faşizm türünün göstergesi olduğunu söyleyebilir miyiz?

Butler: Kore’nin güncel politik durumu hakkında muhtemelen benim bilebileceğimden çok daha fazlasını biliyorsunuz. Ama ben aileye ilişkin temelde sığ, heteronormatif bir fikre ve üreme özgürlüklerinin sıkı denetimine dayanan farklı Hıristiyan milliyetçiliği biçimleri görüyorum. Toplumsal cinsiyetin heteronormatif idealle hizaya sokulması gerekiyor, ikisinin de ulus-devletin yeniden üretimine o ülkeyi izinsiz girilme ya da kirletilmeye karşı “savunacak” şekillerde hizmet etmek zorunda. Komünizmin ya da toplumsal cinsiyet ideolojisinin “kökünü kazıma” sözünü duyduğumuzda, milliyetçiliğin tasfiye biçimini aldığını biliriz. Ulusal arınma, düşmanı bir çeşit kalıcı ve ölümcül tehdit olarak dışa vuran faşist tutkulara yönelik bir slogandır. Gerçekten de, devlet bu tür durumlarda hem dinî normlar hem de ulusal meşru müdafaa adına baskıcı önlemler dayatabilir. Bunu Macaristan, Rusya ve başka yerlerde görüyoruz.

Hankyoreh: Radikal demokrasi her daim yarım kalır ve hiçbir zaman güvence altına alınmazsa, tanınmaya ya da resmî açıklamaya boyun eğmeyen kolektif mücadeleyi nasıl sürdüreceğiz? Uğraşımız karşılıksız kaldığında mücadele etmeye nasıl devam edeceğiz?

Butler: Siyasal yenilgi dönemleri esnasında en önemli şey, birbirimize yönelmek ve bakım komüniteleriyle karşılıklı yardım ağları inşa etmektir. Bunlar yenilenen toplumsal hareketlerin sosyal temeline dönüşür. Böyle zamanlarda kişi kendi komünitesini inşa etmeye, ittifaklar kurmaya, okumaya, birleştirmeye ve strateji geliştirmeye devam eder. Çünkü hiç kimse baskın gücün işleyişinde ne zaman çatlak oluşacağını bilmez. Bu çatlaklar yeni siyasal gelişmeler ve hegemonik güçlerde değişiklik için birer fırsattır. Dinî cemaatlerin ilerici gruplarının gerici olanlara karşı mücadele verip vermediklerini ve ulusal kültür ile toplumsal cinsiyet normlarındaki değişikliğin ille de meclis siyaseti düzeyinde yansıtılmayan seviyelerde gerçekleşip gerçekleşmediğini bilmek ilginç olurdu. Anti-demokratik her rejim potansiyel olarak halk tarafından tehdit edilir, bu yüzden baskı onların olmazsa olmazıdır. Gelgelelim baskıcı edimlerinin tümü korkunun “itirafı”dır, çünkü hiçbir hükümet halkın desteği olmadan halkı temsil edemez.

Hankyoreh: Demokrasi belirsizliğe dayanıyorsa, aynı temelden umut da doğmalı. Güvencesizliğin ortasında bu umudun kaybolmasını önlemek için hep beraber neye tutunmalı ya da ne yapmalıyız?

Butler: Karşılıklı yardım ve yerel dayanışma biçimleri gerek ülke içerisinde gerek ulus-aşırı biçimde ittifak türleriyle eşleştirilmeli. Bunlar bu esnada açık seminerler, kültürel etkinlikler, sağlık hizmetleri desteği, ulaşım ve gıda yardımı yoluyla ve dönüştürücü bir siyasi hareketin ortaya çıkabileceği ilkeleri dile getiren bir karşılıklı bakım ağı inşa ederek güçlendirilebilir.

Hankyoreh: Yalnızca fikirler için değil, bu uzun hayat mesaisinde refakat etmesi için bir sonraki kitabınızı dört gözle bekleyen Kore’deki okurlarınız için mücadelelerine devam ederlerken onlara eşlik edecek bir çift söz söyleyebilir, onları bir nevi takdis edebilir misiniz?

Butler: Birbirlerinden güç almalarını, bireyciliğin hamasetine ve bunalımına direnmelerini, yerel ölçekte müşterekler inşa etmelerini ve entelektüel yaşamın, sanat dünyasının ve çokdilliliğin tadını çıkarmalarını tavsiye ederim. Birlikte hayal edin, birlikte düş kurun ve bir yaşam biçimi olarak müşterek cesaret toplayın.

Lee You-jin, kıdemli kadrolu yazar

Çeviren: Özde Çakmak


Etiketler: insan hakları, kadın, mülteci, nefret suçları, eğitim, aile, siyaset, dünyadan, özel haber, araştırma, inceleme, yorum, trans, lgbti, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks, örgütlenme özgürlüğü
GDTM